web design software

Ankara Kitap Fuarları


Acarlar Longozu, Sakarya Irmağı, Karadeniz

1.
Longozcu Yılmaz suya doğru eğildi, tekneyle aralarında ilerlediğimiz nilüferlerden birini tutarak çekti. 

Nilüfer nasıl bir çiçektir? 

Bana sorarsanız keyfine düşkün, romantik bir çiçekti. Suyun yüzeyinde, yapraklarının koruyuculuğunda güneşe durmaktan ötesi neydi bir çiçek için? Zarif ve nazlı… Nilüfer olası gelirdi insanın!

Her canlının yaşama bir tutunma biçimi var. Yaşamak istiyoruz. Yaşamak güzel! Acarlar Longozu’nda yaşama sevinci türküler tutturmuşken hele… 

Nilüferleri yaşama bağlayan kökler, kendi gibi zarif ve nazlı olmalıydı. Suyun yüzeyine yakın, salkım saçak kökler… Aaaa! Longozcu Yılmaz’ın tutup çektiği nilüferin kökü suyun derinliklerinden dimdik, kararlı bir dal olarak uzanıyordu yaşama. İki metreyi bulan bu köke hayranlıkla baktım. Doğa, nasıl da biliyordu yaşama sarılmayı! Yaşama burun kıvırmak, insanların değerbilmezliği olmalıydı. Artık nilüferleri fotoğraf karelerine yerleştirirken daha yakındım onlara. 

Var olanın geçip gittiği bu diyarda geçip gideni tutma çabasında mıydı objektifim? “Hayır” dedi ellerimden kurtulmak isteyen nilüfer. “Tanık ol! Tanık ol ki kökünü topraktan ayırdığınız bu nilüfer nicedir!” Haklıydı, fotoğraf çekmek tanıma, anlama isteğiydi.

Gel gör ki ben bu ağaçlara, çiçeklere, kuşlara, balıklara… yabancıyım. Onlarla dost olmayı bilmiyorum. Evdeki üç beş saksı çiçeğim, penceremden görünen apartman bloklarının arasına serpiştirilmiş üç beş ağaç doğayla dost olmama yetmiyor. Soğuk günlerde içeriye girebilmek için apartmanların girişlerini gözleyen kedilere açmıyorum kapıları. Yan daireye hapsedilen köpek havladıkça rahatsız oluyorum. Evime bir köpek hiç hapsetmedim ama kafeslerde kuşlar edindim. Açık pencerelerden kaçıp gitti. Kaçıp gitmediyse kaza geçirip kanatlarını kırdı, uçamaz oldu. Kanatları sağlam kaldıysa hastalanıp kafesin tabanına düştü cansız bedenleri. Sonra vazgeçtim. Sevmiyordu kuşlar beni. Ben onları yüreğimde duymayı bilmiyordum. Akvaryuma balıklar yerleştirdim ama bir süre sonra dönüp durdukları akvaryum bana dar geldi. Ne zordu bir akvaryumda balık olmak! 

2.
“Longoz” sözcüğünü ilk kez duydum ve dilime yerleştirene kadar da “kolhoz” deyip durdum! (“Kolhoz” sözcüğüne aşinaydım ne de olsa Rus edebiyatından.) Dört harflerinin ortak olmasının dışında elbette hiçbir ortak noktası yoktu kolhozun ve longozun! Ben de bu dört harfin oyununa geliyordum! Türkçem, Türkçem, güzel Türkçem! “Subasar ormanı” dense az buçuk somutlanacak bir görüntü gözümün önünde. Suyun bastığı bir orman! Tam da öyle! Acarlar gölü mü ormanı basmış, orman mı yürümüş göle, bilinmez; buluşmaları doğaya şenlik, düğün bayram! 

Longozcu Yılmaz, yaptığı işten keyif alan bir rehber. Söyleşi ilerledikçe işinin tekneyle longozu gezdirmekle sınırlı olmadığını da öğrenecektik.

Soruyorum: "Ziyaretçisi çok mudur longozun?"

"Dünyanın her tarafından gelirler."

"Sakaryalıların ilgisi nasıl?"

"Onlar pek bilmez, gelmez."

Sakarya ırmağının Karadeniz’e kavuştuğu ağza oldukça yakınız. Kıyıdan 1,5 km kadar içeride, kıyıya paralel uzanan Acarlar longozu, İğneada longozundan sonra Türkiye’deki en büyük ikinci longoz. Dünyanın tek parça en büyük subasar ormanı. 1998’de “Doğal Sit Alanı” olarak koruma altına alınmış.  

Özellikle de büyük kentlerde doğanın uzağına düşen insanlar, doğaya yabancılaştıkça kimi duyarlıklarını yitiriyor. Oysaki bir parçası olduğumuz doğaya yabancılaşmak, insana ve kendimize de yabancılaşmayı beraberinde getiriyor. İnsanlar ve insan eliyle yaratılan kentler yorucu… Bedenimizi de, ruhumuzu da zedeliyor. Yapay ve soğuk…

Dişbudak ağaçlarıyla kaplı, kızılağaçların, karaağaçların da yer aldığı bir orman… Yalnızca Acarlar Longozunda ve çevresindeki birkaç sulak alanda yetişen su menekşesi… Nilüferlere kesmiş göl yüzeyi… Yıl boyunca longozda konaklayan ya da kuluçkaya yatan 200’e yakın kuş türü: alaca balıkçıl, kaşıkçı, çeltikçi, karabatak, bahri, elmabaş pakta, altıngöz, kadife ördek, yaban ördeği, deniz ve balık kartalları… Ormanın ev sahipliği yaptığı hayvanlar: tavşan, tilki, çakal, yaban domuzu… Gölde yaşayan balıklar: sazan, yayın, yılan balığı, kızılkanat, turna, kefal… 

3.
Teknemiz başlangıç noktasına geri döndüğünde Longozcu Yılmaz bize lokantasını da gezdiriyor. Böylece Lokantacı Yılmaz’la da tanışma olanağı buluyoruz. 

Viyana’da uzun yıllar lokanta işlettikten sonra memleketine döner Yılmaz Sütçü. Karasu Kaymakamlığı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı tarafından hazırlanan “Kır Lokantası İşletmeciliği Projesi” kapsamında yeni bir iş olanağına kavuşan üç kişiden biri olur. 

Ne yazık ki aşçılığının da rehberliği kadar iyi olup olmadığını öğrenme olanağı bulamıyoruz. Ramazan ayındayız ve lokanta bomboş. Ağaçlardan birinin altında uyuklayan bir genç adamdan başka kimse yok lokantada. Lokantacı Yılmaz, lokantanın ana binasının çevresine kendi elleriyle özenle sardığı sarmaşıklardan sarkan kara üzümlerden sunuyor bize. Arkadaşım: “Ramazanda buralarda kimse kimseye bir şey sunmaz.” diye fısıldıyor kulağıma. 

Kara üzümlerin tadı damağımızda ayrılıyoruz Karamüezzinler köyünden.

4. 
Karasu’ya doğru yol alıyoruz. Sakarya ırmağının Karadeniz’le buluşmasına tanıklık edeceğiz. 

Adapazarı’nda yaşayan dört güzel dostum olduğu için fırsat buldukça yolumu düşürürüm bu kente. Vazgeçilmezlerimiz eski dostlarımız…  

Sakarya ırmağı bu bölgeye adını bile vermişken onunla ilk karşılaşmamda duyduğum şaşkınlığı sanırım hep anımsayacağım. Arkadaşımın çalıştığı hastanenin bahçesindeydik. Bahçenin alt tarafında uzanan sıra sıra ağaçları görünce sormuştum ona: “Orada ne var?” Sanırım arkadaşım böyle garip bir soruyla çok az karşılaşmıştı: “Sakarya ırmağı!” 


Sakarya ırmağı! Yani bu ırmağın yalnızca Necip Fazıl Kısakürek’in bir şiirinde adı geçmiyordu! Yıllardır öğrencilere: “Bu şiirde seslenilen aslında gençlerdir.” diye diye bende gerçekliğini yitirmişti sanki Sakarya ırmağı. Öfkeli, saldırgan, sert bir ses… Oysa Sakarya ırmağı yeşilin tonlarıyla oynaşa oynaşa akarken sessiz ve sakindi. Kıyısında yaşlı bir adam balık tutuyordu. Tüm yaşlılar gibi yaşlı bir adam, tüm ırmaklar gibi bir ırmak ve hatta tüm benzeri görüntüleri fotoğraflayan bir kadın gibi bir kadın! Sakarya ırmağı gerçekti!

Sakarya ırmağıyla pek geç buluşabilirken Karadeniz hiç bırakmadı beni nerede olursam olayım. Kuşkusuz beni ben yapan ne varsa karışmış onlara Karadeniz. Arkadaşımla öğrencilik yıllarımızda olduğu gibi Karadeniz kıyılarına bıraktığımızda kendimizi zaman kavramını yitirdik. Bu, bizim öğrencilik yılarımızın geçtiği kentin Karadeniz’i değildi. Ancak herhalde bizim için Samsun’dan Karasu’ya taşındı! Karadeniz’in insanların boyunduruğu altına girmesi ne mümkün! (Bu, bildiğimi okuma huyumu da Karadeniz’den almış olmalıyım!) Alışkın olduğumuz hırçınlığıyla karşımızdaydı. Hiç öyle korkutamazdı gözümüzü! Biz seviyorduk onu. Dilinden anlıyorduk! Ah, kendime haksızlık ettim! Ben ağacı, çiçeği, kuşu, böceği … bilmezdim bilmesine, ama denizi… Denizi olmayan kentlerde yaşarken benim için bir şeyler hep eksik kalmadı mı? 

Talihsiz Karadenizim, yine temiz değil kıyıların! Yine özensiz insanlar sana karşı! Motorculardan birinin buna isyanı takılıyor objektifime: “ÇÖP VE SİGARA ATMAYIN LÜTFEN RİCA EDİYORUZ” Öğrencilik yıllarımızda “Karadeniz çöplük değildir!” diye çığlıklar atardık. Bu öfkende o duyulmayan çığlıkların da payı olsa gerek. Karadeniz insanı sanki Karadeniz’i sevmeyi bilmiyor! 

Yenimahalle’de Sakarya ırmağı gösterişsiz, kendi halinde Karadeniz’e kavuşuyor.

5. 
Kumsaldan ayrıldığımızda sıra sıra ağaçların gölgesinde bir yanı mavi, bir yanı yeşil kahvelerin, lokantaların çağrısıyla karşılaşıyoruz. Bir yaz akşamüstüne asla denk düşemeyecek bir yalnızlık içinde… Ramazan ayında olduğumuzu bir kez daha anımsıyoruz. Ramazan ayında olmasaydık bu sahilin kadınlarla, gençlerle, çocuklarla dolu olup olmayacağını merak ediyorum. Erkeklerin egemenliğinde bir sahilde yaşamın renkleri eksik kalıyor. Fotoğraf makinem de öksüzleşiyor. Kıyıda bir balık ağıyla uğraşan orta yaşlı bir adama yaklaşıyor, selam veriyorum. Selamımı alıyor ancak söyleşmeye istekli olmuyor. “Kadın olmak” aramıza giriyor! Fotoğrafını çekip çekmemem de önem taşımıyor onun için. Ortak bir coşkuyu yansıtmayacak bir kare, söyleyecek çok söz de bulamıyor. 

Gözüm caddenin adının yazılı olduğu tabelaya takılıyor: “İpsiz Recep Caddesi”. Bir caddeye adını veren İpsiz Recep kimdi? Yoldan tek tük geçen Karasulu erkeklerden birine soruyorum. İpsiz Recep’i nasıl olup bilmiyorum, yadırgıyor. Önünde durakladığımız lokantayı işaret ediyor: “Sahipleri İpsiz Recep’in akrabalarıdır.” Girip konuşayım! Ancak Karasulular yabancılığımı o kadar çok duyumsatıyorlar ki bana içimden gelmiyor. Kıyı boyunca ilerliyorum. Batmaya niyetlenen güneşi Sakarya’nın üzerindeki köprüden yakalamanın telaşı içinde ilerliyorum.  

İpsiz Recep’i memleketi Rize’den, gözlerini yaşama yumduğu Yenimahalle’ye getiren akışı öğrendiğimde yaşamın ne getireceği bilinmez mi yoksa herkes hak ettiğini yaşıyor mu demeliyim diye bir an durup düşünüyorum. Ekmek parasının İstanbul’a sürüklediği Recep, “İpsiz” nitelemesini cesareti, gözüpekliği ve ataklığıyla kazanıyor. Yok öyle, yaşamın sunduğu bir armağan! Ben yaşamın sunduğu armağanlara emeğimizle buluşursa değer veririm. Kurtuluş Savaşı başladığında İstanbul’dan ayrılıp Kuva-yi Milliye’ye katılan İpsiz Recep, Karasu bölgesinin savunmasında öne çıkan bir lider oluyor. Savaşta gösterdiği başarılardan dolayı da “İstiklal Madalyası”yla ödüllendiriliyor. İpsiz Recep için bu ödülün yanına koyacağı en büyük ödül Karasuluların “emicesi” olmak, halkın sevgisini kazanmaktı sanırım.

“Bir insan ömrünü neye vermeli?” sorusu gençlik yıllarımızda kafamızı en çok kurcalayan sorulardan biriydi. Zülfü Livaneli’ye sık sık danışırdık, türküsünü düşürmezdik dilimizden: “Bir insan ömrünü neye vermeli?\ Para mı, onur mu, taş dikenli yol\Ağacın köküne inmek mi yoksa\Çırpınıp duruyor yaprak dediğin.” Bilinmez mi, savrulup gider ömür dediğin.

İpsiz Recep’in buna verilecek doğru bir yanıtı vardı.

Köprünün başında soyu tükenmek üzere olan Karadeniz mersin balıklarıyla ilgili bir uyarıyla karşılaşıyorum. Artık benzeri sözleri ne kadar çok duyar olduk. Doğanın dengesini alt üst eden güzelim insanoğlu! 

6. 
Gün boyunca gözlemlediklerimle, tanık olduklarımla duygu ve düşünce; yakaladığım güzel karelerle fotoğraf dünyamı varsıllaştırmama olanaklar sunan sevgili dostlarımla Karasu’dan Adapazarı’na doğru yol alıyoruz. 

Yol boyu köylülerin meyve sebze tezgahları\sergileriyle karşılaşıyoruz. Bir karpuz sergisinin önünde duraklıyoruz. Karpuzlar olabildiğince iri. Küçük aileler için zor tüketmek bu iri karpuzları. Ancak iyi yüzlü\iyi niyetli, olası ki iyi kalpli karpuzcunun çözümü hazır: “Komşularınıza verirsiniz.” Komşularımızla paylaşalım! “Paylaşmak” pek moda bir sözcük bugünlerde. Dilimize dolamışız olur olmaz her şeyi paylaşıyoruz! Yaşamımızdan uzaklaştıkça dilimize mi vuruyor, nedir? Arkadaşım, karpuzcu kadar iyimser değil: “Bizim komşular, yemediklerinizi bize mi veriyorsunuz diye burun kıvırır.” diyor. Şöyle bir düşünüyorum da kapımı çalıp en son hangi komşum benimle ne paylaşmıştı? Bırak paylaşmayı, ben komşularımın çok çoğunu tanımıyorum bile. Onlar da beni. 

Sanırım eski dostum beni kötü etkiledi! Biz onunla yıllarca dilimizden düşürmedik: “Gelecek güzel günlere inanıyorum.”(Dize, Necati Cumalı’ya aittir.) İnanmak güzel ama galiba çok uzun! 

Neyse ki yolumuz inanmak kadar uzun değil! İri ve tadına doyulmayacak karpuzumuzu attık arabanın bagajına. İftar saati geldiği için boşalan yollarda hızla ilerliyoruz. Zülfü Livaneli yıllar yıllarca bıkmadığı aynı dilekle aramıza karışıyor: “Güneş topla benim için!”



Sevda Müjgan, Patika Dergisi, Nisan Haziran 2010


© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.