Mobirise

Ankara Kitap Fuarları

Unutturulmaya Çalışılan Bir Ülkede Foto Muhabiri Olmak

1.
Ali Öz, Türk Fotoğrafçıları Kütüphanesi içinde yer alan kitabını imzalayarak bana uzattığında sayfaları çevirdikçe karşıma çıkan kareleri çok iyi tanıdığımı fark ettim. Deprem enkazının yanı başında namaza duran depremzede, gecekondu yıkımı, YÖK protestosu, Bergamalı köylüler, gözaltı, esnaf eylemi, cumartesi anneleri, ölüm oruçları… Türkiye’nin toplumsal olayları, çelişkileri, sorunları, sıkıntıları… Belirtmeden geçemedim, gördüğüm buydu çünkü.

Sizin için fotoğraf eşittir yaşam, yaşam eşittir fotoğraf demek en doğrusu sanırım.          
Bana diyorlar ki niye toplumsal olayların fotoğrafını çekiyorsun? O fotoğrafları çekmek benim için o haksızlıklara karşı çıkmanın temel yöntemlerinden bir tanesi. Ben bu nedenle hiçbir zaman yalnızca sanat fotoğrafı çekmedim. Fotoğrafa bir hedef koydum, bir anlam yükledim. Ben 7 yıldır serbest fotoğrafçıyım; sözde emekliyim; çalışan arkadaşlardan daha fazla çalışıyorum. 1,5-2 aydır Ankara’dayım, Tekel işçilerinin arasında. İnanılmaz bir çaba ve özveri. Kuzguncuk’ta evimin bahçesinde müziğimi dinleyip kitabımı okuyup keyif çatamıyorum. Hayata bakış açım, insana inancım izin vermiyor. 30 yıldır aynı heyecanla fotoğraf çekiyorum. Yalansız dolansız bir anlatım aracı fotoğraf. Onunla bütünleştim. 

Yazmayı hiç düşünmediniz mi?                   Sendika yayın organlarında yazdım; ama ben asıl fotoğrafı sevdim. Yazıyla insanlar yalan söyleyebiliyor, abartabiliyor, farklı şeyleri olmadık biçimde aktarabiliyorlar. Hayal dünyalarını satabiliyorlar; ama ben gerçeğin peşindeyim. Toplumsal mücadelede fotoğrafın gücüne inandım ve foto muhabirliğini seçtim. Aklımda başka hiçbir şey olmadı. Ben “foto muhabiriyim”. Bunun altını çiziyorum, kalın kalın çiziyorum; çünkü çok anlam yüklüyorum ben buna.

Bir foto muhabiri olarak çok hareketli bir yaşamın içinde koşturup dururken pek çok zorlukla da karşı karşıya gelmiş olmalısınız. Ne tür sıkıntılardı bunlar ya da sevinçler diye mi sormalıyım? Pek çok anı olmalı.                      
Yaşam savaşı bir yana, gazetecilerin dünyasında da başka bir savaş var. İki savaştan da yüzünüzün akıyla çıkmak farklı bir güç istiyor. Nokta’da çalışırken Kırkpınar’a gitmek istediğimde göndermemişlerdi. Kendi olanaklarımla gittim, o fotoğraflarla Çağdaş Gazetecilerin ödülünü aldım. Dergide de fotoğraflarımı üç sayfa kullandılar. Acil servis haberi yaparken uygulamayı göreyim diye novalgin iğnesi yaptırdım. 1987’de İstanbul Üniversitesinde rektörlük işgal edildiğinde oradaki tek gazeteci bendim. Güneydoğu’ya ilk kez 1990’da gittim. Nusaybin’de “Şerefsiz Türk basını!” diye Özel Tim’den tokat yedim. Cizre’de çatışmanın ortasında kaldık, arabaya beyaz bayrak çektik. Otelin çatısına çıktık, teleobjektifle çekim yapıyoruz, bizi taramaya başladılar. Tele objektifi silah sanmışlar. Kendimi teras boşluğuna attım, parmağım kırıldı. Özel Tim bizi tutsak aldı. Yine orada arabamız üç takla attı, ölümden döndük. Fatih Çarşamba bölgesini “Fatih-Çarşamba İslam Cumhuriyeti” adı altında fotoğrafladım. Gazeteciler Cemiyetinin ve Çağdaş Gazeteciler Derneğinin ödüllerini aldım. Zonguldak grizu faciası olduğunda, 360 kişi göçük altında, beş otobüs değiştirerek oraya ulaştım. Fotoğraflarım Refik Durbaş’ın yazılarıyla beraber yayımlandı. O yazdı, ben fotoğrafladım. 1992’de Güneydoğu’da Gazeteci İzzet Kezer’in öldürüldüğü nevruz olaylarını yaşadım. Nahçıvan’da Ermenilerle Azeriler savaşıyordu, orada fotoğraflar çektim. 2001 ekonomik krizinde gece saat 11.30’da haberleri dinledim, polise göre 50.000, esnaf odalarına göre 100.000 kişi Ankara’da Tandoğan meydanında eylem yapacak, orada olmalıyım dedim, gece 12.00 trenine bindim, sabahın köründe esnaf eylemini çekmeye gittim. Irak savaşı başlangıcında “canlı kalkan” otobüsüne atlayıp Bağdat’a gittim. Yaşamımda bu tür olaylar çoktur. Ben son haberleri dinlemeden yatmam, kalkar kalkmaz da yine haberleri açarım. “Neler oldu, oluyor?” diye yaşayan bir adamım ben. 1999 depreminde, deprem bölgesinde ayağımın değmediği toprak parçası kalmadı: Adapazarı, İzmit, Gölcük, Yalova…  

Fiilen çalışmayı neden bıraktınız?   
Hepimizin iyi bildiği ekonomik kriz döneminde (2001) basın sektöründe yaklaşık 5.000 arkadaşımız işsiz kaldı. Basın çalışanları bugünkü korkunç duruma düşürüldüler. NTV MAG kapatılınca ben de çıkışımı istedim.  

Coşku içinde koşuşturarak geçen bir yaşam…  
Evet, yaptığım işin kutsallığına inanıyorum. Fotoğrafı yaşanılır bir dünya ve değerler sistemi kurmak için insanlığın hizmetine sunmalıyız. Savaşa karşıyım, savaş fotoğrafı çekiyorum. Açlığın fotoğrafını açlığa karşı durabilmek için çekiyorum. Tüm olumsuzluklara karşın ben belgelemeyi sürdürüyorum. Ben bir foto muhabiri olarak insanlığın belleği olmak, bugünü yarına taşımak durumundayım. En büyüğünden en küçüğüne kadar her türlü olayı izlemeye çalışıyorum. Burada Güneş gazetesinden Metin Münir’ü anmam gerek. “Bir foto muhabiri olaya ilk önce gitmeli, olaydan en son ayrılmalıdır. Herkesin gördüğünü değil, görmediğini göstermelidir.” derdi. 
İşin büyüğünü küçüğünü hiçbir zaman önemsemedim. 

Haber fotoğrafçılığı üzerine neler söylemek istersiniz?  
Haber fotoğrafçılığında biçim ve ışığın yanında fotoğrafta verilmek istenen mesaj da çok önemlidir. “Kritik an” diye nitelendirilen zamanlama haber fotoğrafının değerini belirler. Deklanşöre basma anının, fotoğrafın vermek istediği bütün mesajları içerdiği an olması önceliklidir. Beni mesleğimde başarılı yapan buydu, bu refleks bende fazlasıyla vardı.

Fotoğrafın dili evrensel. Anlatır mısınız bu evrensel dili?  
Bu dil, nesnelliğinden gelen inandırma gücüyle Nazi toplama kamplarının vahşetini, Hiroşima’yı, Vietnam’ı, Tel Zaatar’ı ve diğerlerini insanların bilincinde sonsuza dek yaşatacak. Bu dilin, kolay anlaşılan, yalın biçimini seviyorum.

Bizim gibi eğitim düzeyinin düşük, kitap okuma alışkanlığının zayıf olduğu ülkelerde görsel iletişim çok önemlidir. Somut fotoğraflarla halk eğitilebilir. Fotoğraf; izleyicisini gülümsetmeli, düşündürmeli, eğitmeli. Benim fotoğraf anlayışımın temeli şudur: Okuması yazması olmayan cahil insan da fotoğrafa bakınca mesajı almalıdır. İyi fotoğrafın ölçütü; tokat atması, devirmesidir. İnsan üzerinde bir etki bırakmıyorsa, insanın aklında fotoğraftan geriye bir şey kalmıyorsa bana göre o fotoğraf değildir. Fotoğraf duyguyla, akılla, bilinçle çekilir. Yaşamı anlatmak için karmaşıklaştırmaya gerek yok. Ara Güler: “Ben Beyoğlu’nda yürürken 500 kare fotoğraf görürüm.” der. Fotoğraf çekilmesin demiyorum ancak inanılmaz bir kirlilik yaşıyoruz. 

Teknoloji çok gelişti, fotoğraf çekmek kolaylaştı.  
Evet. Artık kötü fotoğraf çekmek için çok yetenekli (!) olmak gerek. Sorun ne? İçerik boşaltımı… Dijital kirlilik yaşıyoruz. Bu kadar görüntüden aklımızda ne kalacak? Hatta bu arada iyi fotoğraflar da gümbürtüye gidiyor. Ben yine de inat ediyorum, iyi fotoğraf her zaman iyi fotoğraftır. Bir milyon kare arşive sahibim, Ara Güler diyor ya “Benden sonra arşivimi yakın.” Ne olacak bilmiyorum. Bir kitap bile bastıramıyorsunuz. Öyle edepsiz bir ülkede yaşıyoruz ki unutturulmaya çalışılıyor. Bu ülkede depremle ilgili bir albüm hâlâ yok. Ağıt olsun diye söylemiyorum. Vücudumun bütün kılcal damarlarında yorgunluk var benim. Kafamı yastığa koyduğum zaman rahat uyuyabiliyorum; öfkem haksızlığa, korkaklığa, aptallığa…

Benim telefonumda açılış notunda ne yazar, biliyor musunuz? “Aslında ne kadar şanslıyım.” Yaşamın bana verdiklerinin bilincindeyim, beni korudu, kolladı; ben de özveriyle çok çalıştım. Elbette muhalif bir kişiyim, elbette tarafım. İyiden, doğrudan yana tarafım. Kendim için de, tüm insanlar için de iyi bir yaşam istiyorum. Kardeşlikten, demokrasiden yanayım. Dünyanın sorunları benim de sorunumdur. Haksızlığa, adaletsizliğe dayanamam asla. Kimsenin ekmeğinde, şöhretinde değilim. Satışa yönelik fotoğraf da çekmiyorum. Bütün derdim işimi iyi yapmak. Fotoğraf çekmek beni mutlu ediyor. Ülkemi ve insanımı seviyorum. Şu anda soluk alabiliyorsam, o olağanüstü zor koşullardan gelip iyi bir eğitim alabildiysem bu ülkeye borçluyum, insanıma karşı sorumluyum. 

İnsan, sizin fotoğraflarınızın temel konusu. İnsanı fotoğraflamak isteyenlere öncelikle neleri önerirsiniz?  İyi bir fotoğrafçı, iyi bir psikolog olmalı diye düşünüyorum. İnsana sevgiyle yaklaşırsan pek çok sorunu aşarsın. Eroin satıcılarının evinde fotoğraf çektim ben. İnsana hangi duyguyla yaklaşırsan onu geri alırsın. Her zaman dürüst olmaya çalışırım. Ankara’da Tekel işçilerini on binlerce karede fotoğrafladım, yalnızca iki kişiye size çektiğim fotoğrafları göndereceğim diye söz verdim, o da özel nedenlerden dolayı. Sözümü tuttum, gönderdim sonra.

2.
Ali Öz’le Cihangir’de bir kafede gerçekleştirdiğimiz söyleşinin sonunda kalkıp İstiklal Caddesi’ne doğru yürüyoruz. Fotoğraf makinesi Ali Öz’ün boynunda, her an çekime hazır bekliyor. Ara sokakların birinde kâğıt toplayan yaşlı bir kadın çıkıyor karşımıza. Ben ilerliyorum; ancak bir süre sonra onun yaşlı kadını fotoğraflamak için geride kaldığını fark ediyorum. Kâğıt toplayan yaşlı kadının öyküsü üzerine durup düşünmeme kalmıyor, Ali Öz yanımdan koşarak hızla geçiyor. O an kulağıma çalınıyor birtakım sloganlar. İstiklal Caddesi’nde bir gösteri yürüyüşü olmalı diye geçiyor aklımdan. Yolunuz sık düştüğünde İstiklal Caddesi’ne, bu tür yürüyüşlere de alışıyorsunuz. Belki benim gibi sloganlara dikkat bile etmeyebiliyorsunuz. Oysa insanlığın hizmetine fotoğraflarını sunan bir “foto muhabiri”yseniz her an duyar, her an görür, her an düşünürsünüz. Yaşamınız fotoğrafla “anlamlı”, “iyi” ve “zengin”dir. Fotoğrafla sevilen sayılan birisinizdir. Yaşamınızı fotoğraf çekerek kazanırsınız. Gücünüz yettiği kadar sürdüreceksinizdir işinizi. Fotoğraf çekmekten başka çareniz yoktur.   



Sevda Müjgan Yüksel
Patika Dergisi, 72. sayı Ocak-Mart 2011    

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.