how to create a website

Ankara Kitap Fuarları

Altan Bal'la Bitmeyen Söyleşi

1.
“İstanbul Hatırası” sözünün bendeki ilk çağrışımı, “İstanbul Hatırası” yazılı koyu renk bir perdenin önünde çektirilen siyah-beyaz fotoğraflardır. İstanbul da önemlidir, hatırası da. İstanbul hatırasını önemseyen insanları da içten ve çocuksu bulurum. Yaşamlarımıza çok farklı İstanbul hatıralarının karıştığı günümüzde fotoğraf karelerinde kalanları severim. 

Murat Pulat ve Altan Bal, fotoğraf merkezlerine “İstanbul Hatırası” adını seçerken geçmişe atıfta bulunmak istediler mi, bilmiyorum. Fotoğraf, içinde ister istemez hatırayı da barındıran bir kavram. Yaşam, hatıralara dönüşmek üzere akıp giden bir süreç… İstanbul Moda’dayım. Üç katlı bir Rum evi… Bir mekânı (bence) güzelleştiren öğelerden ikisine sahip: kitaplar ve fotoğraflar. 

Yolum uzundu, Anadolu yakasına geçecektim, evden erken çıkmıştım. Kahvaltısız başlanan günler eksik gelir bana. Kahvaltı, günün ilk armağanıdır. Belki de dar zamanlarda, günün koşuşturması içinde atladığımız bir armağandır zaman zaman. Kahvaltı etmeden çıkmıştım evden; ancak Kadıköy’e değer değmez ayağım soluklanacak, denize karşı sıcacık bir çayın, sıcacık bir simidin keyfine bırakacaktım kendimi. 

Yapamadım. Yetiremedim zamanı. Alelacele “İstanbul Hatıra’sının ardına düştüm. Geç kalmıştım. “Beni yarım saattir bekletiyorsunuz.” diye şikâyet edecek, asık bir yüzle karşılaşırsam kötüydü. Altan Bal’ın kendisini tanımıyordum; ama “Kamyoncular” sergisini görmüştüm. Tanıdığım hiçbir kamyoncu olmamasına rağmen o fotoğrafların karşısında kamyoncuları çok yakınımda hissetmiştim. 

2.
Altan Bal: “Kahve içer miyiz?” diye soruyor. 
Türk kahvesi… Hayır denir mi?                
"Nasıl içersiniz?"                                                 "Orta."            
"Orta kahve nasıl oluyor? Tek şekerli?"         Orta kahveler tek şekerli mi oluyordu, bilmiyordum: "Öyledir herhalde."
Altan Bal’ın kendi pişirdiği bol köpüklü kahvelerimiz alıp giriş kattaki kafeteryadan 2. kata, Altan Bal’ın odasına çıkıyoruz.           Odada bizi Don Kişot karşılıyor. Çalışma masasının arkasındaki duvarda, Rosinante ve Panço’yla yel değirmenlerine saldırma hazırlığındadır belki de. Altan Bal: "Görüyorsunuz, diyor, yüzlerce yıl sonra Don Kişot’un resmini duvarınıza asıyorsunuz. Değirmenlere kafa tutuyorsun. En kötüsü ne olur, komik duruma düşersin. Bu tarzı yaratmak enderdir. Bunu yazan, bu kahramanı yaratan insanın elini öpmek gerek."  

Soruyorum: "Edebiyatçı olarak sizi besleyen yazarlar kimlerdir?"                        Kafka, çağın ruhudur. Çağın duygusunun yabancılaşma olacağını nasıl da görmüş. İnsanlar böceğe döndü. Öyle değil mi?  

Öyle mi? Ben rahatsız oluyorum bundan. 
Kafka’nın simgelediği şeyler bugün hayatımızda. Onların bizi rahatsız etmesi lazım. 

Bu dünya, onun ortaya koyduğu dünya, beni rahatsız ediyor.                                         
Ama dünyanın öyle olduğunda hemfikiriz.  
          
Dünya öyle oldu demek yeterli değil.  
Karamsarlık; hayat kötü, hiçbir şey yapmayalımsa, haklısınız, ancak ben de diyorum ki hayat kötü, bu rahatsızlıkla çalışalım, uyuyamayalım. Bir sergi açtık diye mutlu olmayalım. Hayat kötü. Tavır almadığımız için o kötüyü yayanlardan biri de biziz.
                                                                                             
Ben de tam bunu söylüyorum, sanatçının görevi bu olmalı. Hayat kötü deyip… Eh ne yapalım, hayat kötü. Hayır, değil.                                                                    Aynı fikirdeyiz.  
                                                                                       
Bu kötülüğün daha iyi olması için ben bir şey yapayım, küçücük de olsa yapayım. Kendimce bu çabanın içinde olayım. Bunu söylemek gerekiyor.               Bunu için de çok rahatsız olmanız gerekiyor. O rahatsız olma duygusunu kaybetmemek gerekiyor. Hayatta güzel şeyler de var, önemli bir belirleme; ama bunun bizi rahatlatmaması gerekir. Murathan Mungan demiş ya, yutkunduğunuz zaman geçiyorsa yazmayın. 

Kafka’nın dışında kimi anarsınız?                 Orhan Pamuk. Kara Kitabı, Beyaz Kale’yi lise yıllarımda okudum. Hayal dünyamı çok değiştirdi. Her kitabında yeni bir biçim deniyor. Yaratıcılığı beni etkiliyor. “Yeni Hayat”ta bir cümle geçer. Duvarda bir fotoğraf vardır, romanın kahramanı ona bakar: “Fotoğrafa yeni başlayan ve hiç heyecan duymayacak birinin söyleyeceği gibi önce kimin fotoğrafı olduğunu sordum.” der. Bu cümle… Bir şeyin kendisi değil, manası önemlidir. İstanbul fotoğrafı deyince aklımıza Ara Güler gelir. Oysa Ara Güler’in Kız Kulesi fotoğrafı yoktur. Ara Güler’in gösterdiği İstanbul’un kendisi değil, manasıdır. İstanbul’a gelen yabancılar, İstanbul’un hüzünlü bir kent olduğunu söyler. Ara Güler’in fotoğrafları hüzünlüdür. Bunu anlatabilmek büyük bir yaratıcılık ister. Sait Faik’in de İstanbul’un hüznünü çok iyi anlattığını düşünüyorum. “Medar-ı Maişet Motoru”, ince gözlemin edebiyat diliyle söylenmesidir. Estetiktir. Fotoğraf; şiire, romana çok benzer. Sıradan bir görüntüyü, etkili görüntüye çeviriyorsun. Şiir de öyle değil mi? Şair hepsi hepsi “sevdiğim bütün kadınları ben yaratmışım” diyecek; ne diyor? “Ne kadınlar sevdim, zaten yoktular.” Fotoğraftır bu mevzuu. Bana fotoğrafı çok seviyorum; ancak çok okuyamıyorum.” denince ben:”Fotoğraf da yapamazsın.” diye karşılık veririm. Bir konuda uzmanlaşırken onu besleyecek damarları kapatmamamız gerekir. Benim fotoğrafçılık anlamında yaptığım işlerin hikâyesi güçlüdür. Plastik değerleri çok önemli değildir. Bu tamamen iyi bir roman okuru olmamdan gelir.
 
İnsan üzerinden hikâye anlatmayı seviyorsunuz. “Bekâr Odaları” ve “Kamyoncular” adlarını verdiğiniz çalışmalarınız da bunu gösteriyor.             Belgeseli seviyorum. Şunun farkına vardım ki görsel hikâye anlattığınız zaman daha etkili oluyor. Buna ulaşabildiğim araç benim için fotoğraf oldu. 

Film çekmeyi düşünmediniz mi?                   Film çekmenin olabilecek bir şey olduğunu düşünemiyordum ki. Ben sinemanın daha çok eğlence yanındaydım. Babamın, elektriği bile olmayan bir köyden kalkıp geldiği büyük kentte sinemayla karşılaşmasını düşünün. Büyülenmiş. Bize o gençlik yıllarında ilk izlediği filmleri masal gibi anlatırdı. Ben ünlü filmleri önce babamdan dinlemişimdir. Görselleştirerek anlatırdı. 

Bir gün kapımız çaldı, babamın bir çocukluk arkadaşı Ali Rıza amca... Babamın askerde ona iyiliği dokunmuş. 20-25 yıl sonra arayıp bulmuş babamı. Beraberinde bir video player, bir de fotoğraf makinesi getirmiş. Birini armağan edecek babama. Israr etti. Babam da seçimi bize bıraktı. Biz videoyu seçtik. Sabah akşam film izliyorduk. Fotoğraf makinesini seçmememiz yerinde olmuş. O koca makineyle baş edemeseydim belki de geri tepecekti, fotoğraftan uzak duracaktım. Şimdi insanlara diyoruz ki iyi fotoğraf çekmek için düzenli sinemaya gidin. Evdeysem hâlâ bir film açarım, sesini kıssam da ekranda görüntüyü sürekli tutarım. Kadrajlı görüntü… 

Çok okuyarak, çok seyrederek fotoğrafa ulaştınız, denebilir sanırım.  
Ancak fotoğraf makinesini görünce atlayan bir çocuk olmadım hiçbir zaman. Fotoğraf tutkunu falan değilim. Hayatımın merkezinde fotoğraf yok. Fotoğrafı hayatımda araç olarak tutmaya çalışıyorum. Ben bir ortama girince fotoğraf üzerinden sevilmek istemem zaten.  
                                                                              Biraz açsanız,” hayatımın merkezinde fotoğraf yok” nasıl bir belirleme?              Fotoğraf çekmeyince kendimi eksik hissetmiyorum. 7-8 ay fotoğraf çekmediğim olur. Sonra aklıma bir proje gelir, hayatımı o proje üzerinden sürdürürüm. Ben bir işe başlarsam bütün zamanımı alır. Projedir fotoğrafı çektiren. 

Projelerinize bakınca karşımıza çıkanlar; sur diplerinde, hurdalıklarda, bekâr odalarında yaşayanlar… Kâğıt Toplayıcılar, kamyoncular… Hepsi siyah- beyaz. 
Belgesel fotoğrafa getirilmiş bir eleştiri vardır: Hep alt sınıfı çekersiniz. Doğrudur; ama ben bu kategoriye girmiyorum. Ben kendi sınıfımı çektim. Şimdi bir sanat projem var. İlk renkli çalışmam olacak. Fotoğrafın hikâyesi önemlidir, rengi değil.
Orhan Pamuk, “Benim Adım Kırmızı”da bir ağaç resmini konuşturur: “Ben bir ağacın kendisi değil manası olmak istiyorum.” Benim fotoğrafçılık anlayışım öyledir.
İlkokulda, ortaokulda öğrencilere yaptırılan bir uygulama vardır. Sözcükler verilir, öğrencilerden onları cümlelerde kullanmaları istenir. Oysa sözgelimi, tatil sözcüğünü cümlede kullanın demek yerine tatil sözcüğünü kullanmadan tatil duygusunu veren bir cümle kurun deseler... Soyutlama yeteneğinin geliştirilmesi üzerinden düşünüyorum. Belgesel fotoğrafçılık da böyledir. Yaprak yeşildir. Makinenin bunu göstermek için sana ihtiyacı yoktur. Fotoğrafçının katacağı anlamdır önemli olan.
Amerika’da kamyoncuları bilmeyen birine albümü armağan ettim. “Kamyoncular, hep yalnız.” dedi. Her zaman yalnız değiller elbette ama ben onlara o anlamı atfettim. Sizin fotoğrafınızı renkli çektiğim zaman tişörtünüz günlük hayatta nasılsa öyle görünecektir: mavi. Ancak onu siyah-beyaz gösterdiğimde seyirci tişörtün mavisine değil, bize ne anlatmak istediğine yoğunlaşacaktır.
"Sanat” projesini renkli çekiyorum. Güzel Sanatlar Fakültesine gittim, yaşamım değişti. Şimdi de sanat dünyasıyla boğuşuyorum. Onun renkli olması gerektiğini düşünüyorum.  
      
Kendi tarihiniz üzerinden gidiyorsunuz. Bu bana daha samimi geliyor. Belgesel fotoğrafın bir hikâyesi vardır. Adam gidiyor, Afganistan’daki savaşı çekiyor, Afganistan’ı anlatıyor. Bu, bana çok iddialı geliyor. Ben kavgamı kendim üzerinden yapmak istiyorum. Ancak babamın yaşadığı yıllar üzerinden baktığınızda Türkiye’nin de hikâyesini görürsünüz. İstanbul’a göç eden her ailede bir bekâr odası hikâyesi vardır. Kamyoncular Türkiye’nin ruhudur. Kamyon durursa Türkiye durur. Bu hikâyeler, belgesel fotoğrafın iddiası olan toplumsal olaylara karşı duyarlı olmakla örtüşür. Türkiye’de sizin kişisel hikâyenizi de toplumsal olaylar belirler.    
                                                  
Kendi hikâyenizden yola çıkıp toplumu da ilgilendiren hikâyelere ulaşıyorsunuz.           
Nereye gittiğini en başından hesaplamıyorum.  
                                                                              En iyi belgesel fotoğrafları Altan Bal mı çekiyor? Egonun sanatçı için önemli olduğu söylenir.            
En iyi yaptığım işler vardır. İyi muhabbet ederim, o konuda iddialıyım. İyi basketbol oynarım. Fotoğrafla öyle bir maceram yok ama. Çoğu arkadaşım bana seni bir makineyle görelim, sağında solunda bir makine olsun, der. Fotoğraf öyle egomu koşturacağım bir yer değildir benim için.    
  
İçinde olarak, yaşayarak ortaya koyuyorsunuz projelerinizi. Çıktığınız yolun ne getireceğini bilmemeyi de seviyorsunuz sanırım.                                    Fotoğrafta beni cezbeden nedir, biliyor musunuz? Bir resim yaparken ya da bir film çekerken o süreç önünüzdedir, istediğiniz gibi değiştirirsiniz. Onu, başyapıta çevirme süreci aylar sürer. Fotoğraf da bu, bıçak sırtıdır. Dünyanın en acayip olayının içinde olup bir saniye geç deklanşöre bastığınız için etkili bir fotoğraf elde edemeyebilirsiniz. O bıçak sırtı, aşk gibi; çok çekici geliyor bana. Kontrol edemiyorsunuz. “Eskiz yok, deneme var.” demiş Brekson. Hangi denemenin de mükemmel olacağını bilemiyorsunuz. 

Önünüzde ne görüyorsunuz?         
Şanslıysak, her şey yolunda giderse, yetenekliysek Gültekin (Çizgen) Hoca gibi bir yaşlılığımız olur. Hoca’nın yaptığı iş kolay bir iş değildir, her fotoğrafçı yapamaz. 

(Burada Gültekin Çizgen’in sözünü anımsıyorum: “Mutlu bir yaşamdı.” Sahi, insan başka ne ister? )

Gültekin Çizgen’le nasıl tanıştınız?  
Öğrenciyken Gültekin Çizgen’i şahsen tanımazdım; ama efsanesi dolaşırdı aramızda. Biz kimiz ki Gültekin Hoca’nın yanında? Sonra bir söyleşi için okula geldi. Bize: “Benim çok büyük bir kitaplığım var. İstediğiniz zaman gelip yararlanabilirsiniz.” dedi. Ama kimse gitmedi, ben de gitmedim. Bizim eksiğimiz. Yararlanmayı bilmedik. Gültekin Çizgen, Fototrek’in küratörüdür, benim “Kamyoncular” sergim orada açıldı. O sergi aracılığıyla tanıştık.

3.
Bu arada içeriye giren Murat Pulat’tan fotoğrafımızı çekmesini istiyoruz. Murat Pulat, makineyi eline aldığında Altan Bal’ın arkadaşından küçük bir isteği oluyor: “Masayı dağınık gösterme diyeceğim; ama o zaman deha sayılırsın!”  
Murat Pulat, dağınık bir masanın başında uzun bir söyleşinin bitiminde değil, yorgunluğunda görüntüledi aslında bizi. Ses alıcıyı kapattığımda söyleşimiz hâlâ sürüyordu.
Söz biter mi? Sürekli üretmeyi yaşam biçimi olarak seçen insanların sözü hele de… Bitmedi. Bitmesin de.

Sevda Müjgan Yüksel
Evrensel Kültür Dergisi, Eylül 2010

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.