bootstrap table

Ankara Kitap Fuarları

Amasra'da Bir Gün

Yanımızda termosun içinde çayımız var, bir de arasına buzdolabında ne bulduysak (domates, peynir, yumurta...) onları koyarak hazırladığımız iki parça ekmeğimiz. Bu yaz akşamüstünde kızım Türkü'yle Boztepe'den Amasra'yı seyrederek kendimize küçük bir piknik düzenliyoruz.

Ben Amasra'yı çok seviyorum.

Ortaokula gidiyordum. Öğretmenimizin Amasra üzerine anlattıkları - Yeni yerler görmeye eğilimim o yıllardan başlamış olmalı - usumdan hiç çıkmadı: Fatih Sultan Mehmet, Amasra yarımadasının ve kalelerinin göründüğü bir tepeden bir süre kenti izledi, gördüklerini Amasra üzerine edindiği bilgilerle birleştirerek yanındaki danışmanına: "Lâla, çeşm-i cihan bu mudur ola?" sorusunu yöneltti.

Bu küçük ilçeye mavi egemen. Mavi benim en çok sevdiğim renk. Gökyüzünün rengi. Denizin rengi. Mavi, Amasra'da hep karşınıza çıkıyor. 5 yüzyıl önce Fatih Sultan Mehmet'in seyrettiği kente mavinin yanı sıra yeşil de egemendir kuşkusuz. Şimdi aynı şeyi pek söyleyemiyorum.

İskender ordularının Pers egemenliğine son vermesinden sonra kaderine İskender'in yön verdiği İranlı Prenses Amastris, burada kendi adıyla anılacak bir site kurar. Kent, o günkü görünüşüyle bir "bahçe-kent" havasındadır.

Tavşan adası dedikleri adayı ben çirkin buluyorum. Kaplumbağa kabuğunu andırıyor. Kocaman bir taş yığını. Ölü. İlerisinde küçük bir liman... Balıkçı tekneleri ve yatlar yan yana sıralanıyor. Çoğu limanımız gibi kirden, çerden çöpten payına düşeni almış. Yine de henüz kokmuyor. 

Amasra'da 15 yıl kraliçelik yapan Amastris'in kentinden böyle yeşili uzaklaştırıp, mavisini kirletenlere ne yapacağını düşünüyorum. Nasıl cezalandırırdı onları? Kızım, diyelim 20 yıl sonra buraları yeniden görmek istediğinde şu anda benim bulduklarımdan daha azını bulacaktır. Ben de Amastris'in kurduğu, Fatih'in bir tepeden seyrettiği siteyi kaynaklarda betimlenen biçimiyle gözümün önünde canlandırdığımda çok daha varsıl bir yer düşünmüyor muyum?

Limanın çevresinde, havanın deniz için elverişli olduğu her zaman (Bu, Karadeniz'de sürekli olmuyor.) denize giren birçok kişi görülebiliyor. Kimi kumları seçiyor, kimi kayaların üzerini.

İnsanlar mendireğin duvarlarına resimler çizmişler, yazılar yazmışlar, kendilerinden bir iz bırakmanın bir yolunu bulmuşlar.

İlçenin kalesinden geriye çok az iz kalmış. Tarih pek korunmamış Amasra'da. Sözgelimi, kente armağan ettiği adının dışında Amastris'ten günümüze hemen hemen hiçbir şey kalmamış. Oğulları tarafından iktidar kavgası yüzünden boğularak öldürülen kraliçenin mezarı konusunda herhangi bir bilgi yok. Amastris'in bu trajik sonu beni, tarihte sık rastlanan bir olay da olsa etkiliyor, anlamakta zorlanıyorum. Yanımda kızım oturuyor, o soluk alıp verirken ben de soluk alıp veriyorum.

İnsanlar kale sınırları içine evler kurmuşlar. Amasra'nın en şanslı evleri de onlar. Gözlerinizle Amasra'yı bir kere de kucaklamak ne güzel bir mutluluk!

Amasra'nın kadınları dantel perdelerle süslemişler pencerelerini. Göz nurları, el emekleri, apartmanlaşmanın az olduğu ilçede çoğu yeşille, çiçekle yan yana ışıtıveriyor içinizi. Bahçelerinde, pencere önlerinde çiçek yetiştirmeyi özen gösteren kadınlarımız ne güzel kadınlardır! Tek tük de olsa karşıma çıkan ahşap evler yaşam biçimleriyle, değer yargılarıyla iyi ya da kötü, olumlu ya da olumsuz, korunmalıymış gibi geliyor bana. Sanki ahşap evlersiz yaşam yoksullaşacak.

Pikniğimiz bitince yola koyuluyoruz kızımla. Kalenin dar, inişli, çıkışlı yollarından biri bizi 19. yüzyıla kadar yüzlerce yıl gemicilere hizmet etmiş, şimdi daha çok tahta oymacılığı ağırlıklı ürünlerin satıldığı, tek sokaktan ibaret Çekiciler çarşısına götürüyor. 
Bu çarşıda tahtayı seviyorsunuz. Tahtanın ne çok biçime girdiğini görüp seviyor, belki bir parça da hayran oluyorsunuz ona. Deniz kabuklarından yapılan sarkaçları da seviyorum, hasırdan örülen çantaları da. Çarşının herhalde ağzı en kalabalık satıcısı bize uzun uzadıya fıstık tanelerinden, akasya çekirdeklerinden... yaptığı kolyelerini, küpelerini, bileziklerini övüyor. Dilek sofrası dediği bir sofrayı gösteriyor. Sofraların kimi yuvarlak, kimi kalp biçiminde, üzerine ceviz kabuğundan yaptığı kaplumbağayı oturtuyor. Öyle ki sofraları İtalya'ya bile satmış. Bir dilek sofrası bile almadan ayrılacak mıyız o dükkândan? Öyle ya, satıcı bekarsak eş bulma, evliysek dileklerimizin gerçekleşeceği ümidini salmadı mı yüreklerimize?

Bu çarşının canlılığını seviyorum.

Çarşıdan ayrılıp ilçenin merkezine doğru yürüyoruz.

Kitap satan gencin, bugün de aynı yerde olduğunu görüyorum.

Sanırım kitap sergisini yalnızca hafta sonları açıyor. Duraklıyoruz önünde. Gündemdeki konuları ele alan kitaplar çoğunlukta. Dinlence yörelerine onları uygun bulsa gerek. Ben kitapları inceleyedurayım, kızım da henüz üç buçuk yaşında da olsa, kitapları tek tek eline alıp şöyle bir bakıyor, sonra yerine koyuyor. Sanırım delikanlı kitaplara zarar vereceğini düşünerek kaygılanmış, uyarmış Türkü'yü. Kızım ise onu: "Beni rahatsız etme" diyerek yanından uzaklaştırmak istemiş. Delikanlı bir sevmiş bu yanıtı. Belli ki içi sıcak bir genç. Seçtiğim kitabın ederini uzatırken gülerek söz ediyor bana olaydan. Türkü'ye bir de çocuk kitabı armağan ediyor.

Bir çay bahçesinin girişindeki salonda bir ressam resimlerini sergiliyor. Amasralı bir sanatçı. En çok Amasra var yapıtlarında. Bunu çok iyi anlayabiliyorum. Amasra, sanatçılar için varsıl bir esin kaynağı. Resimlerde görünce anımsıyorum, kışın bu ilçenin kıyılarına kuğular gelirmiş. Görmedim geçen kış, üzülüyorum kış ortasında denizde yüzen kuğuları görmediğime. Bu kış, önümüzdeki kış mutlaka görüp fotoğraflarını çekmeliyim. Ben Amasra'da fotoğraf çekmeye doyamadım.

Kızımın çekiştirmeleriyle çocuk parkında buluyorum kendimi. Orada bir işçi tanıdığa rastlıyorum. Kızı kızımla oldukça donanımlı parkta koşuşturuyorlar. Bu çocuk cenneti her zaman kalabalıktır. Söyleşiyoruz işçi tanıdıkla. Amasra'nın Bartın yönündeki girişinde TTK ocakları çıkar karşınıza. Ocaklar kapatılıyormuş. Kaygılı görüyorum onu.

Hava kararıyor. Ben Amasra'nın yaz akşamlarını da çok seviyorum. Amasra akşamlarında denizi alıp karşınıza bir bardak soğuk bira içmenin tadını hiçbir yerde bulamıyorum. Deniz kıyıları ne yazık ki, çay bahçelerinin saldırısına uğramış. Çay bahçelerinden yükselen müzikler, bir de size hiç seslenmiyorsa, birbirine karışarak rahatsız ediyor insanı. Ne yaparsın, bizim insanlarımız şıkıdım şıkıdım oynamayı, Fadime'nin düğününde halay çekmeyi çok seviyor. Beğensek de beğenmesek de eğlence anlayışımız çoğu zaman, çoğu yerde bununla sınırlı değil mi? 

Amasra'yla özdeşleşmiş balık lokantalarının çağrısını almakta gecikmiyorum. Karşıma özel bir yemek fırsatı çıkıyor. Hele balığın yanında getirilen salataya bayılacağıma kuşku yok. Bu kez çağrıyı yanıtsız bırakarak bizi Bartın'a götürecek dolmuşlara doğru ilerliyoruz. Bartın'a on beş dakika uzaktayız. Bol virajlı yolları aştıktan sonra yine bir viraj sonrası birden Amasra karşımıza çıkmıştı.

Bartın doğa güzellikleri yönünden varsıl, renkli bir kent. Bir gün buradan ayrıldığımda sanırım en çok Amasra tütecek gözümde. Biliyorum ki, Amasra'da geçireceğim saatler beni hep güzelleştirecek, çoğaltacaktır.



Sevda Müjgan Yüksel
Uğraş Dergisi, Ekim 1995

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.