free bootstrap builder

Ankara Kitap Fuarları

"Ansızın Günbatımı" Romanı Ekseninde Kadın Gerçeği

Giriş

İki kere iki dört ettiği sürece yaşamak kolaydır. Türkiye coğrafyasında doğan, yetişen ve yaşayan bir kadın içinse iki kere ikinin dört etmesi çok daha önemlidir çünkü bu anlayışın getireceği duvarların içinde mutlu değilse de güvende olma olasılığı yüksektir. İstenilen budur. Bu düşünceye karşı çıkacak kadınlar bulunsa bile Ayşe Sarısayın tarafından kaleme alınan “Ansızın Günbatımı” adlı romanda okurun karşısına çıkan Şahika Ener’in o kadınların arasında yer almayacağı açıktır. 

Seçimlerini Doğru Yapmak ya da Yapmamak

“İnsanın anayurdu çocukluğudur.” (J. Amado) düşüncesi doğrultusunda Şahika Hanım’ın ana yurduna yolculuğa çıkıldığında yol, Anadolu’da küçük bir kasabaya varacaktır. Bağlarda, bahçelerde, ağaç tepelerinde geçen mutlu çocukluk yılları… “Mutlu” sözcüğü çocuklukta aranacak sorunların önünü keseceği için bu kasabada daha fazla oyalanmaya gerek yoktur. Eğitimini büyük güçlüklerle sürdürüp resim öğretmeni olmayı başardıktan sonra Muhasebeci Fikret Ener’in eşi ve üç kız annesi bir kadın olarak yaşadığı İstanbul’a gelinebilir.  

Her yaşama onu biçimlendiren koşulları göz ardı etmeden bakmak kuşkusuz en doğrusudur. Şahika Ener’in yaşamına bakarken bu anımsanırsa göz ardı edilmemesi gereken özellikle onun yaşamını biçimlendirirken neleri doğru ya da yanlış kabul ettiğidir. Kızına söylediği “Seçimlerinizi doğru yapın, yanılmayın.” (s.45) sözü dikkatleri ister istemez onun seçimlerine çekecektir. 

İş seçimi, kuşkusuz insanın en önemli seçimlerinden biridir. Şahika Hanım, kızlarına “Mutlaka bir mesleğiniz olmalı.” derken bir kadın için en önemli dayanaklardan birinin altını kalın kalın çizmektedir. Resim yapma yeteneğini öğretmenlikle birleştirmek, onun için doğru bir seçimdir. Böylece yeni olanakların kapısını aralayabilecektir. Ancak adı sanı bilinmeyen, üstelik akademi mezunu da olmayan bir ressam adayı için İstanbul’un sanat ortamında kendisini kanıtlamak kolay değildir. Burada kimsenin desteğini görmeden, tek başına didinmek durumunda kalmasına, eşi Fikret Ener’in de yanında olmamasına dikkat edilmelidir. Öyle ki karısının ilk sergisinin açılışına bile katılmayacaktır.  

Eş seçimi, yaşamın yönünü belirleyen bir başka önemli seçimdir. Şahika Hanım, bu konuda yanıldığını kendisine bile açık açık söylemezken Fikret Ener birbirlerinin hayatını paylaşmadan geçen 25 yıla son noktayı koymak ister; evi terk eder.

Fikret Ener’in anayurduna (çocukluğuna) doğru yolculuğa çıkıldığında karısının tersine onu anlamak için epey ipucu bulunacaktır. Çocuk yaşta babasını yitirir. Dul kalan annesi, mal mülk bölünmesin diye kocasının kardeşiyle evlendirilir. Bu, yüreğinde annesine ve amcasına karşı bir nefretin büyümesine neden olur. Yatılı okullarda tek başına sevgisiz büyür, ailesinden uzak içine kapanır. Kendisini silik ve kimliksiz hisseder. Bu noktada yanıtlanmakta zorlanılacak sorulardan biri, Şahika Ener gibi bir kadının ne ileri, ne geri, hep olduğu yerde amaçsız yaşayan onun gibi bir adamla neden evlendiği sorusudur. Bu konudaki tek ipucu, kocasına yönelik öfkeyle dile getirdiği şu cümlededir: “Kara kaşına kara gözüne koşuyorlar zannet, ona koşan bendim, yirmilerimdeydim.” (s.144) Belki de gerçek yanıt, yirmili yaşların başlarında genç bir kızın tüm yaşamına hükmedecek evlilik gibi bir kararı almaktaki yetersizliğinde, bir parça da aşkın gözünün kör olmasında saklıdır. 

Fikret Ener, Şahika Hanım’la evliliği boyunca aile içi otoriteyi karısına devrederek varlığıyla yokluğu belli olmayan bir eş ve baba olur. Yıllar yılı biriktirdiği ve asla ele vermediği duygularını kusabilmesi için aradan 25 yılın geçmesi gerekir. Onu bu patlamaya götüren nedenlerden biri de oğlunu yitirdikten sonra felç geçiren kayınvalidesinin bakımını üstlenmeleriyle evde düzenin ve özel yaşamın kalmaması olur. “Yaşlı bir kadın bedeni kapının karşısındaki yatakta. Bir kemik ve deri yığını. Odayı saran kekremsi koku. Ter, idrar, dışkı, yara, kan, irin, çürüyen et, ilaç, serum, hangisi? (…) Uzun kış gecelerini bölen boğuk çığlıklar, kesik kopuk konuşmalar. (…)”(s. 73) Şahika Hanım, annesini sokağa mı atacaktır? Sokağa atmaz elbette ancak kocasının dayatmalarına daha fazla katlanamayarak onu her yatakta başka bir yaşamın sona ermeye çalıştığı bir bakımevine yatırır. “Mecbur kaldım anne. Yoksa bırakır mıydım seni?” (s.123) Bunun için annesinin kendisini bağışlamadığını, bağışlamadan, hakkını helal etmeden öldüğünü düşündüğünde yüreğine yaşamı boyunca kanayacak bir yara açılacaktır.

Şahika Hanım, kendi rahatı için annesini istememekle suçladığı kocasını serzenişleriyle bezdirmekten kendisini alamayacak; Fikret Ener, yanında kendisini hep yetersiz hissettiği karısı ve sevip sevmediğini asla ortaya koymadığı kızlarıyla yaşadığı evden, bir başka kadınla ilişkisi olduğunu çekinmeden dile getirerek eşyalarını toplayıp ayrılmakta duraksamayacaktır. Şahika Hanım yalnız aldatılmamış, terk edilmiştir de. 

“İyi izdivaç” ve “kutsal aile” söylemleriyle yetiştirilen insanlar için “boşanma” kabul edilebilir bir durum değildir. Şahika Hanım’ında bu konuda tavrı nettir: “Bizim ailede boşanma yoktur, olmayacak da.” (s. 44) Bu anlayışın, başındaki iyi niteliğini yitiren bir evlilikte insanları açmaza düşüreceği, ailenin kutsallığını tartışmaya açacağı ortadadır. Ancak Şahika Hanım böyle bir sorgulamaya girmez. Dünya görüşünden, doğru bildiklerinden asla taviz vermez. Mevcut yaşamını korumak için eşyalarına, kurulu düzenine sığınır. Boşanmamak için direnir. “Biz kadınlara sabredip beklemek düşer. (…) Geçici bir maceraya kapıldı işte. (…) Anlayacak ve dönecek nasıl olsa.” (s. 48) Oysa anlayamayan asıl kendisidir: “(…) Bana bunu nasıl yapar, benim gibi bir kadına, neyi eksikti, neyi eksik yaptım, hangi görevimi? (s.143) Yanı sıra çıkması olası dedikodular da onu ürkütür. “Rezil oldum el âleme, şerefimi iki paralık ettin, biliyordur herkes, gülüyorlardır arkamdan.” (S.144) 
Oysa kocasına ilişkin umutlarını yitirdiğinde içtenliğini ve sahiciliğini de yitirecektir. Kocasının bir trafik kazasında ölmesinin ardından ise çevresine ördüğü kalelerin içinde kendisini sonsuz bir yalnızlığa mahkûm edecek, sevgisiz geçecek yıllara kucak açacaktır. 

Kalenin Duvarlarını Yıkamamak

Şahika Hanım’ın çevresine ördüğü kalelerin duvarları, yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaz mı? Kalır.

İtalyanca dersi aldığı ressam ve fotoğrafçı, kendisinden hayli küçük Okan, duvarları yıkmayı dener. Bu, Şahika Hanım’ın gözlerinin parladığı, ardında parfüm kokuları bıraktığı, bir genç kız edasıyla salınarak yürüdüğü, canlandığı, hayata döndüğü dönemdir. “Şahika Ener, çoğalacak onu gördüğünde. (…) Anne, eş, evlat, öğretmen, ressam kimliklerinde, sağlam duvarların ardında güvenli ve sığ sularda dolaşırken Okan’ın varlığıyla peşini bırakmayan anlam yüklü bakışlarıyla kadın ve hep kadın ve yok kadın ve her şey ve hiçbir şey rollerinin birbiriyle kesişen ve çelişen anlarında oradan oraya savrulacak.” (s. 138) Oysa her an kontrollü, kurallı ve mesafeli bir kadınken ilk kez en çok kendisinden korkar. Okan’dan ne uzaklaşabilir ne daha fazlasını göze alabilir. O güne kadar genci yaşlısı, çirkini yakışıklısı, ahmağı zekisi, bir an olsun aklını çelemezken Okan’a duyduğu zaafı açıklayamaz. Sakin bir denizde beklenmedik bir anda çıkan fırtınayla alt üst olur. Onun yaşında bir kadının çocukları, sorumlulukları, toplumda bir yeri vardır. Herkesin maskarası olmamalıdır. Geçmişsiz ve geleceksiz bir kadınla bir erkeği ifade etmenin yolu yoktur. Okan ise anlayamayacaktır: “Neden güvenmedin bana?” (s.126) İlişkilerini birdenbire kesmekle Şahika’nın kendisini sonsuz bir griliğe mahkûm ettiğini düşünür. Şahika Hanım ise Okan’ı tanımadan önceki güçlü, mağrur hayatına döner, onu bir daha görmez, bir daha kimseyle sevişmez. 

Ağaçlar Gibi Ayakta Ölememek

Belki en çok istenen dünyadan birdenbire çekip gitmektir ancak ağaçlar her zaman ayakta ölmez.

Şahika Hanım, gözleri eskisi kadar iyi görmediğinde önce resim yapmaktan vazgeçer, o defteri kapatır. Henüz sağlığı yerindedir. Ev işleriyle oyalanır. Arkasından kimseye gebe kalmayacak, Şahika için şunu yaptım, bunu yaptım dedirtmeyecektir. Ancak her şeyi düşürdüğünde, döküp saçtığında, alışverişe çıkamadığında, üstüne bir de ocağı açık unutup yangın tehlikesi atlattığında tanımadığı birini, bir bakıcıyı eve almayı kabul etmek zorunda kalır. Zihni bulanmaya, kapanmaya başladığında ise bir huzurevine yatırılacak, dünyayla ilgisi gitgide kesilecektir. Bu, kimsenin düşlediği bir son değildir: “Herkes kötü! Herkes hırsız! Herkes ahlaksız! Herkes bana düşman!” (s. 91)

Kızlarıyla da Başaramamak

Şahika Ener’in üç kızıyla nasıl bir ilişkisi olduğuna bakıldığında canını verecek kadar çok sevdiği çocuklarına doğruyu göstermeyi, hata yapmalarını önlemeyi öncelikli görevi kabul ettiği görülür. Babaları önceleri ilgisizdir, sonra çekip gider, ardından da yaşamını yitirir. Hele de İstanbul gibi bir yerde üç çocuğun sorumluluğunu taşımak kolay değildir. Onların odalarını karıştırır, günlüklerini okur, bir hafiye gibi arkalarındadır. Kural, hava kararmadan akşamları herkesin eve dönmesidir. Bu, kızların evde geçirdikleri süreyi bir ceza gibi görmelerine neden olur. Anne, baş edilemez bir otoriteye sahiptir. Onun doğruları içinde her zaman en iyiyi hedeflemek ve başarılı olmak vardır. Elindekiyle yetinmek, bir adım ileriye gidememektir. Ancak bu tutumuyla kızlarını hırpaladığını fark etmez. Öğrencilerinin hayranlık duyduğu Şahika öğretmen, kızlarının beğenmediği bir annedir. 

Ortanca kızının bir tartışma sırasında söylediği sözler, bir annenin duyabileceği en ağır yargılardır: “Hiç kimseyi anlamaya çalışmadın. Ne babamı ne de bizi. Varsa yoksa kendi hayatın, kendi doğruların! (…) Resimlerine gömülmeye devam et sen. Sakın kaldırma başını. Bakma, görme! (…) Kaçıyorsun, resimlerine sığınıp her şeyden kaçıyorsun çünkü. Hayatın kadar anlamsız resimlerine!” (s.185) Oysa o, bir anne olarak çocuklarının hepsini en iyi okullarda okutmuş, ona verilmeyen bütün imkânları önlerine sermiş, yediklerini önlerine, yemediklerini arkalarına koymuştur.

Sonuç

Bir yaşamın nasıl geçtiği, tek başına onun iyiliğini ya da kötülüğünü, doğruluğunu ya da yanlışlığını belirlemede yeterli değildir. Ancak bir yaşamın nereye vardığına bakılınca gerçek yanıt bulunur.

Şahika Ener’in yaşamının vardığı yerde, doğrudan hükmünün geçmediği sağlık sorunlarının dışında, hükmedebileceği pek çok alanda geçecek sözünü doğru söyleyememesi de belirleyicidir. Önündeki engel, eğitimli ve meslek sahibi bir kadın olduğu da anımsanırsa küçük kızının, sarı papatyasının da belirttiği gibi “ona rahat bir soluk aldırmayan, hayatını daraltıp zorlaştıran düşünceleri, köhnemiş ahlak anlayışı”dır.

Düşünceler ve anlayışlar içinde doğup büyüdüğümüz, yetiştiğimiz toplumların izlerini taşır. Bu izleri bir çırpıda silebilmek elbette kolay değildir. Bir toplumun parçası olmanın verdiği güven, hele de kadınsa insanın zayıf noktasıdır. Bu durumda seçimlerin ne kadar seçim olduğu tartışılabilir. Romanda Şahika Hanım’ın güçlü bir kadın olduğu sık sık vurgulansa da bu gücünü, kendisini mutlu kılma adına kullanamaması onun yaşamının açmazıdır. Yine de kendi düşen ağlamaz demek katı bir yargıdır, söylemeden durmak gerek. 

“Ah nasıl da yorgunuz bunca yaşamaktan! Dönmek mümkün olsaydı, dönebilseydik yıllar öncesine…” (s. 214) Dönmek mümkün olsaydı yıllar öncesine ne olurdu, o da bilinmez!


Sevda Müjgan Yüksel
Kitaplık Dergisi, Mayıs-Haziran 2015, sayı 179

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.