Mobirise



Sevda Müjgan Yüksel'le Söyleşi

Söyleşi: Karşı Dergisi

Karşı: Sayın Sevda Yüksel, 100. sayıya ulaşan Karşı Edebiyat-Sanat-Düşün dergisi okurlarına kendinizi tanıtır mısınız?
1965 yılında Samsun'da doğmuşum. Dünyaya gelişim erkek evlat beklediği için babamı gönendirmemiş. Annem de, babam da memurdu. Kentin kenar mahallelerinden birinde çocukluğumu, ilk gençlik yıllarımı bırakarak 1986'da Samsun'dan ayrıldım.Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olarak uzak bir köye atanmıştım. Edebiyatı çok seviyorum. Bu sevgi yaşamıma yön veren en önemli etkendi. Edebiyattan uzak kalmayacağım bir meslek olduğun düşünerek Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olmayı seçmiştim.Bir süre sonra öğretmenliğin dünyada en iyi yapabileceğim işlerden biri olduğun anladım. İlk öyküm 1988'de bir dergide yayımlandı. 1991'de anne oldum, edebiyata, öğretmenliğe duyduğum sevginin yanına kızımın sevgisini de koydum.

Karşı Edebiyat-Sanat-Düşün dergisinde ilk ürünleri yayımlanan genç bir öykücü olarak öykü serüveniniz ne zaman, nasıl başladı?
Düzenli olarak yazma alışkanlığını, annemin günce tutmam için armağan ettiği defterle kazandım. 12 yaşındaydım. Günce tutmak benim yazıyla dost olmamı sağladı, yazmayı çok sevdim. Bu arada çevremde birçok kitabı olan biri de vardı: Dayım. O yıllarda dayımın kitaplarının hemen hemen hepsini okudum. Derken liseye giderken öyküler yazıyordum ve artık yaşamım boyunca edebiyatın uzağına hiç düşmemeye de kararlıydım.Öykü serüvenimin başlangıcında annemin armağan ettiği defter ve dayımın kitapları var sanırım.

Çankaya Belediyesi ve Damar Kültür-Sanat-Edebiyat dergisinin ortaklaşa düzenledikleri 2. İlkbahar öykü-şiir yarışmasında "Ankara'da Kar Yok" adlı öykü dosyanız ödüle değer görüldü. Hasan Ali Toptaş, yaptığı değerlendirmede "Sevda Yüksel'in "Ankara'da Kar Yok"u imla hatası bulunmayan dosyaların başında geliyor. Kısa, yalın tümcelerle yazan Yüksel'in en dikkate değer yanı Türkçe'ye gösterdiği özen." diyor. Bu bilincin birçok sanatçıda henüz oluşmadığını sık sık gözlemliyoruz. Bu konuda siz neler söyleyeceksiniz?
Bu ülkenin öncelikle yazarı, dilini en doğru biçimiyle kullanmakla yükümlüdür. Dilini iyi bilmeyen, diline özenmeyen bir yazarı eksik görüyorum. Anlattıklarımız, anlatma biçimimiz, dilimizi kullanmaktaki yetkinliğimiz bir bütündür. Falanca yazar, Türkçeyi iyi bilmiyor ancak iyi yazar, belirlemesini ben benimseyemiyorum. Dilimizdeki karmaşa beni rahatsız ediyor.

Öyküyü niçin yeğlediniz? Diğer türlerde de çalışmalarınız olacak mı?
Ben şiiri çok seviyorum. İyi bir ozan olmak isterdim ancak üç-beş başarısız şiirden sonra şiirin benim için doğru seçim olmadığının ayrımına vardım. Şu anda kendimi en iyi öykü çalışmalarıyla ortaya koyabildiğimi düşünüyorum. Yalnızca öykü yazacağım diye bir düşüncem yok. Bir öykü üzerinde genellikle aylarca çalışıyorum. Çabuk yazıp çok üretemiyorum. Oysa ben yerinde bir belirleme olursa "edebiyat karıncası" olmak istiyorum. Bir yazarın her alanda başarılı olamayacağını biliyorum ancak bu, öykü dışında öbür türlere de yönelmek, benim için edebiyatın yaşamımı daha çok kaplaması olacaktır. Öbür türlerde de çalışmalarım olacak.

Öykülerinizin olgunluğa ulaşmasında kimlerin katkısı oldu?
Öykülerimi ilk biçimleriyle okuyup değerlendirmelerde bulunan dostlarımın katkısı oldu. Onların dışında Karşı dergisi aracılığıyla tanıştığım güzel insan Sayın Burhan Günel'in çok desteğini gördüm. Öykülerimin çoğunu ona gönderdim, büyük bir özveriyle hepsine tek tek yanıt verdi. Bana:"Yazmayı sürdürün, yılmayın, kırılmayın, vazgeçmeyin, güzel öyküler yazacağınıza inanıyorum" dedi Biz gençlerin Sayın Burhan Günel gibi "edebiyat ağabeyleri"ne çok gereksinimimiz var.

Öykü konularınızın seçiminde neler etken oluyor?
Bir süre önce dolmuşta yanıma gözlüklü bir genç oturdu, gözlüğünün çerçevesinde gövdesini adamın alnına yaslayan bir muhabbet kuşu vardı. Araçtaki herkesin ilgisini çekti bu ikili. Kuşunu gezintiye çıkaran o gencin: "Bir kuş insanların yerini tutmuyor." fısıltısını belki de yalnızca ben duydum. Bugünlerde onların öyküsünü taşıyorum kafamda.
Yaşama bakıyorum: yaşamda her şey var. Yaşadığım dünyayı anlamaya, tanımaya, öğrenmeye çalışıyor ve yazıyorum.

Sevda Yüksel'in yaşamında öykünün yeri nedir?
Yazmazsam azalıyorum, kendime yabancılaşıyorum, yaşamı anlamakta zorlanıyorum, insanlarla iletişimim zayıflıyor, yüreğim, beynim ağırlaşıyor. Sevda Yüksel'in yaşamında yazmak, onu yaşama bağlayan en güçlü bağlardan biridir.

Başka söylemek istedikleriniz var mı?
Çok var! İçimden öyle söylemek geldi: Çok var! Bu söyleşi için teşekkür ediyorum.

Karşı Dergisi, Ağustos-Eylül 1995



Sevda Müjgan Yüksel'le Söyleşi

Söyleşi: Damar Dergisi

Damar: Öyküye adım atmanız nasıl oldu, açıklar mısınız?
İlk öyküm 1988 yılında bir dergide yayımlandı. Bir derginin sayfalarında öykümü görmek benim için en eski düşümün gerçekleşmeye durmasaydı: yazar olmak. Bu arada Karşı dergisi aracılığıyla Sayın Burhan Günel'le tanıştım. Bana büyük bir özveriyle öykülerim üzerine tek tek yaptığı değerlendirmeleriyle destek oldu. Böylece sizin deyiminizle öyküye adım atmış oldum.

Öykücülüğünüze etki eden toplumsal ya da kişisel olaylar var mı? Toplumun bir parçası olan sanatçının öyküsünü kurarkenki ruhsal durumunu nasıl betimleyebilirsiniz?
Çocukluğumda yani 70'li yıllarda Samsun'un kenar mahallelerinden birinde yaşıyordum. Mahallemizde sokak kabadayısı, uyuşturucu satıcısı, sarhoş, işsiz... erkeklere; kocalarından dayak yiyen, el emekleri, göz nurları dantelleri, örgüleri... satarak aile bütçesine katkıda bulunmaya çalışan, sokağımızdaki yatırın baş ucuna mumlar dikip oradan yardım bekleyen... kadınlara; dilenen yaşlılara, çocuklara kadar pek çok insana rastlayabilirdiniz. Annemle babam hiç geçinemezler, evimizden hır-gür eksik olmazdı. Beni yazmaya iten nedenlerin başında aile koşullarını ve çocukluğumun mahallesini görüyorum. Okumak ve yazmak benim için aynı zamanlarda başladı, ortaokul yıllarında. O zamanlar yazdıklarımla o ortamdan uzaklaşmak istiyordum, şimdi öylesi ortamların değişmesine katkıda bulunmak. Yanlışlardan uzaklaşmak değil, onları doğrulara dönüştürmek gerekiyor. Şimdi 90'lı yıllarda Bartın'da bir zamanlar kentin kenar mahallerinden sayılan şimdilerde gecekondularla apartmanların yan yana olduğu bir mahallede yaşıyorum. Burada çocukluk yıllarımın geri geldiğini sanıyorum. Bu beni öfkelendiriyor, ben "böyle gelmiş böyle gitmez"e inananlardanım. Kişisel ve toplumsal olayları birbirinden çok bağımsız görmüyorum. Bu toplumda yaşanan her şey beni bir yerlerimden yakalıyor. Yalnız ve kendimle, hemen hemen hiç olamıyorum artık. Öykü yazarken insanları daha iyi anlıyor, yaşamı daha iyi değerlendirebiliyorum. İnsanlara umut, yaşama sevinci, mücadele gücü, sevgi... vermeyi -verebiliyorsam- çok seviyorum. Öykü yazmak beni çok mutlu ediyor, kısacası bu. 

Sizi sarsan, uyaran, yazmanızı ateşleyen romancılar, öykücüler, şairler var mı? Kendinize yakın bulduğunuz adların ürünlerini değerlendirirken nasıl yararlanırsınız?
Lise öğrencisi olduğum yıllarda, okula gidip gelirken önünden geçtiğim iki katlı eski bir ev vardı. İkinci kata çıkan merdivenleri dışarıdan görebilirdiniz. Ben o evin önünden geçerken Filiz'in (Bir Filiz Vardı –Orhan Kemal- romanının kahramanı Filiz) eteklerini savurarak hep o merdivenlerden indiğini görürdüm. Kitaplardan çok etkilenir, kitapların dünyasını çok severdim. Elimden kitaplar hiç düşmezdi. Dolayısıyla birçok yazarı sevdim, etkilendim de onlardan. Hemen hemen hiçbirisiyle yüz yüze tanışmışlığım yoktur (Zaten bu, bence önemli değil) yine de yazarlar benim dünyamda en çok sevdiğim insanlardandır. Üç beş adla sınırlama yapmak istemiyorum. Son zamanlarda okuyup en çok sevdiğim kitaplardan biri Feyza Hepçilingirler'in "Kırmızı Karanfil Ne Renk Solar" adlı romanıydı. Kitap benim kendime umutlu, yaşama sevinciyle dolu, kötülükleri, yanlışlıkları, çirkinlikleri değiştirmek için savaşılan bir dünya kurmama katkıda bulundu, dünyamı varsıllaştırdı. Bu, yazdıklarıma da yansıyacaktır.

Günümüz öykücülerinin toplumun yaşadıklarını, sorunlarını ve isteklerini kavramış görüyor musunuz? Bunları ürünlerine sindirip sindirmedikleri konusunda düşünceleriniz nelerdir? Bir sanatçı, toplum içinde kendini nereye koymalıdır? Toplum için yazmak gibi bir kaygı taşımak zorunda mıdır?
Günümüzde çok iyi öyküler yazıldığını düşünüyorum; ancak bütün yazılanları aynı kefeye koyamazsınız. Her insan toplumun bir parçası olduğuna göre insanın yaşadıklarını, sorunlarını, isteklerini toplumdan soyutlamamak gerekir.Terentius'un çok sevdiğim bir sözü vardır: Ben insanım, insana özgü olan hiçbir şey bana yabancı değil. Diyelim, kendi ayrılık öykümden söz ediyorum. O öykü okuyucuya ulaştığında benim ayrılık öyküm olmaktan çıkıyor, ne kadar çok kişinin ayrılık öyküsü olabiliyorsa kendimi o kadar başarılı sayıyorum. Bu, sanırım kendi kabuğunu kırıp toplumun bir parçası olduğunu algılayabilmekle ilgili. Kendimi asla yalnız hissetmiyorum. Güzel insanlar her yerde var.

Bütün yazarlar toplum için yazmak kaygısını taşımak zorunda değillerdir. Kişinin dünya görüşü sanat anlayışını da belirliyor zaten. Yanılmıyorsam "Sarı Dünya" romanının son cümleleriydi, yaşam daha iyiye , güzele doğru akıyordu, akacaktı. Sanatın en önemli görevlerinden birinin bu akışı hızlandırmak, bu akışa katkıda bulunmak olduğunu düşünüyorum. İnsanlar oturuyorlar, içlerinin karanlığını yazıyorlar ve o karanlığın içine biraz daha gömülmekten başka hiçbir şey yapmıyorlar. Bu, bence insan için yazmak değildir. Karanlığın yanına aydınlığı koymayı da bilmeliyiz ya da neden karanlık olduğunu. Soru soracağız, inceleyeceğiz, kurcalayacağız, kuşku duyacağız... yaşadığımız dünyayı öğreneceğiz, öğrendikçe de dünyamızı daha da güzelleştireceğiz. 

Günümüz öykücülüğünde estetik kaygının edebiyatımıza sağladığı katkılar nelerdir ve öykümüz bugün dünya öykücülüğüyle kıyaslanırsa ne durumdadır?
Sanatta kalıcılığı yakalayabilmek için ürünümüzün yavan olmaması da gerekiyor. Anlatacağız, ancak nasıl anlatacağız? İletişim çağında, görsel bir çağda yaşıyoruz. Edebiyat güçlü olmak zorundadır. Estetik kaygı, edebiyatı güçlendirecektir. Ben edebiyatın gücüne inananlardanım. Güçlü kalemlerle edebiyat insana çok şeyler kazandıracaktır. Okumanın yeri apayrı, hiçbir şey onun yerine geçemez.

Şunu da belirtmek istiyorum, kimi öyküyü okuduğumda iyi anlatıyor ancak ne anlatıyor diye sorduğum da olmuştur kendime. Ben bir şeyler anlatmaktan ve iyi anlatmaktan yanayım. 
Orhan Kemal'imiz, Sait Faik'imiz, Sabahattin Ali'miz, Aziz Nesin'imiz... varsa Türk öykücülüğü dünya öykücülüğünün yanında göğsünü gere gere yer alabilir diye düşünüyorum, almıştır da. 

Öykü kurgulama tekniğinizin ipuçlarını bize de verebilir misiniz?
Bu soruyu önceki sorulara verdiğim yanıtlarla biraz açıkladım sanırım. Öykü kahramanımı, öykü kişilerimi iyi anlamaya, tanımaya özen gösteriyorum, kendimi onlarla olabildiğince özdeşleştiriyorum. Öykü önce kafamda oluşuyor, sonra kağıtlara geçiyor. Kağıtlara geçtikten sonra da son biçimini alması birçok kere yazıldıktan sonra oluyor. Dosyalarımda bitti dediğim öyküler kadar üzerinde çalışılmasını gerektiğini düşündüğüm öyküler de var.

Damar Dergisi, Ekim 1995


"Yazının Gücüne İnanırım."

Söyleşi: Elif Yıldırım \ Yaren Gümüştaş 

Kahraman Benim ve Revenge Adlı Çiçek kitaplarındaki olaylar yaşanmış olaylar mı?
Sizler “Revenge Adlı Çiçek”le yani bir romanla ve “Kahraman Benim”le yani öykülerle adım attığınız dünyalarda kendi yaşamlarınızdan izler bulduysanız okuduklarınız yaşanmıştır. Hayatın gerçeğiyle edebiyatın gerçeğinin buluştuğu yerde karşılaştığınız, belki de asıl gerçektir.

Kahraman Benim adlı kitabınızı neden esinlenerek yazdınız? 
Sizlerden esinlendim. O kitabın kahramanları öğrencilerimdir ya da şöyle diyelim: Paylaşacak bir anısı olan tüm çocuklardır. Sizler de anılarınızı paylaşmak isterseniz bana yazabilirsiniz. Yazının gücüne inanırım ben. O, bizi birlik kılar, güçlendirir. 

Revenge Adlı Çiçek kitabında başka bir çiçek değil de neden revenge çiçeğini seçtiniz? 
Ben herhangi bir çiçeği seçmedim. Kitabı okumuşsanız görmüş olmalısınız. Revenge diye bir çiçek yok.

Revenge Adlı Çiçek ve Kahraman Benim kitaplarının benzer ve farklı yönleri nelerdir? 
Çocukların dünyasını o dünyanın içinden ortaya koymaya çalışmak… Yazarken boyumu sizlerle eşitleyebildiysem ne mutlu bana. Yetişkinlerin çocukları önce anlaması gerekiyor. Çocuklar için yazan bir yazarın da öyleyse öncelikle buna katkıda bulunması gerekiyor. Biz anlarsak severiz. Kitaplarımın ortak özelliği bu diyebilirim. Çocuklar farklı olayların kahramanları da olsa ben hepsinin mücadeleci, kendilerine inanan, güçlü çocuklar olmasını isterim. Başarının yolu oradan geçiyor. Sizler o başarılı yolların mimarları olun isterim. Sorunsuz hayat yok. Aşılacak engeller var. 

Neden yazar olmayı seçtiniz? 
Yazar olmayı seçenin ben olduğumu sanmıyorum. Sizin yaşlarınızda kitapları çok seven bir çocuktum. İçi dolu dolu, kocaman bir sevgi… Kitaplarla çok mutluydum. Belki de okuduğum kitaplardaki kahramanlardan biri beni yazar olmaya itmiştir. Birlikte hayaller kurmuşuzdur onunla. Sonra da yalnız bırakıp gitmiştir beni. Yalnız kalınca canı sıkılır insanın. Ben de yazmaya başlamışımdır. 

Aklınıza geldiği anda mı yazıyorsunuz yoksa ilham gelmesini mi bekliyorsunuz? 
Her zaman yazabilirim ben. Kafam her an yazmaya hazırdır. Yazabileceklerimi hayattan toplarken dikkatliyimdir. Kimi zaman esinlendiğim olaylar olur. Revenge Adlı Çiçek’i gördüğüm bir rüya üzerine yazmaya başlamıştım sözgelimi. Esin kaynağım rüyamdı. Esin tek başına yetmez ama. Birikiminiz ve çalışmanız yapıtlarınızı ortaya çıkarır. Emeksiz yemek yok. 

Kitaplarınızı yazarken başkalarının fikirlerini alıyor musunuz yoksa içinizden geldiği gibi mi yazıyorsunuz? 
Kitap ortaya çıkmadan başkalarından fikir almayı doğru bulmam. Beni engeller. Kitapla kurduğum ilişkiyi ben ve kitap (kahramanlar) belirlemeliyiz. Dışarıdan gelen sesler yabancıdır. Bizim söyleyeceklerimiz bittiğinde yani kitap ortaya çıktığında ise sıra onlara gelir. Şimdi kitaplarımı okuyan çocuklar olarak sizin düşünceleriniz benim için çok önemli. Siz onları sevdikçe yeni yeni kahramanlar takılıyor ardıma. 

Yazar olmak ya da yazmak isteyenlere önerileriniz nelerdir? 
Emeksiz yemek olmadığını unutmamalarını söyleyebilirim. Çok iyi bir okursunuzdur, yazmayı seversiniz. Başlangıç için bu yeterli. Okur yazar- yazar okur olarak mutluysanız en önemlisi bu. Mutluluğun adını böyle koyarsanız yazar da olursunuz.

Son olarak söylemek istediğiniz şeyler var mı? 
Sizler gibi okurlarım oldukça ben yazmadan duramam. İlginiz beni mutlu etti. Hepinizi sevgiyle kucaklıyorum.


Gün Doğar, Kırkpınar Muazzez Sabri Gündoğar İlköğretim Okulu Yayın Organı, Bahar 2011




"Hayat Yapısında Senin de Bir Taşın Olmalı."

Söyleşi: Saliha Yadigar


Öğretmen olmak, olabilmek… Yalnız bununla yetinmeyip toplumsal mücadelelerin içinde yer almak… Yazmak ve yine bununla yetinmeyip topluma bir şeyler katmaya çabalamak… Yaşamı üretmek, çoğaltmak, hem yazar, hem de öğretmen olarak çoğaltmak… Sevda Yüksel, bütün bunları hem öğretmen, hem yazar kimlikleriyle gerçekleştiren, gerçekleştirmeye çalışan “eli kalem tutan öğretmenlerle” konuştu, onların yaşamını öyküledi ve bu yaşam öykülerini “Ne Yazsam Eksik” adlı kitabında bir araya getirdi. 2009 yılında Orhan Kemal Öykü Yarışması’nda “İstanbul’un Yalnız Öyküleri” adlı dosyasıyla mansiyon alan Sevda Yüksel’le öykü ve yaşam üzerine konuştuk.

Önce kendi yazın serüveninizden söz eder misiniz?
İlkokul yıllarımdan beri hep bunu isterdim: Yazmak, yazar olmak… Şöyle bir olay hatırlıyorum: Ortaokula gidiyorum, evimizin damına çıkmışız, mahallenin kadınları gelmiş… Onlar örgü örüyor, aralarında konuşuyor. Ben de bir köşede oturmuş, kitap okuyorum. Kadınlardan biri beni göstererek dedi ki: “Bu, büyüyünce yazar olacak.” O kadar hoşuma gitti ki o zaman: “Sahi mi? Ben yazar mı olacağım?” Çok keyifli bir şey bu ama nedenini de bilmiyorum, niye yazar olacaksın, niye yazmak istiyorsun? Bu da, küçük bir çocuğun bildiği bir neden değil, bir açıklaması yok. Ama şunu iyi biliyorum: Çok okuyorum. Günlükler tutuyorum, kendimce yazılar yazıyorum. O zaman Kelebek Gazetesi’nin “Sizin Köşeniz” diye bir köşesi vardı, o köşeye yazılar gönderiyordum. Başka nereye gönderilir, bildiğim de yoktu. Daha ortaokul öğrencisiyken onlar yayımlanıyordu. Yani kafamda bu var, yazmak… Sonra mesleğimi seçerken (asıl isteğim yazar olmaktı) yazmakla en yakın meslek nedir diye düşündüğümde, koşullarımı da göz önüne aldığımda bana edebiyat öğretmenliği gibi geldi. Üniversite sınavına girerken de ilk tercihimdi. Sadece edebiyat öğretmenliklerini yazdım ve kazandım, edebiyat öğretmeni oldum. Sonraki süreçte uzun yıllar kimse benim yazmamla, okumamla ciddi anlamda ilgilenmedi. Öğretmenlerim, arkadaşlarım, ailem kimse bunu fark etmedi, önemsemedi. Hep bunun eksikliğini duydum. Çevremde bu yanıma değer veren insanlar olmasını istedim. Benim için yaşamın ortasında öylece duran kocaman bir şeydi o… Ama ben onun etrafından yaşama bakmak, onun etrafında, onun içinde yaşamı algılamak isterken, bu olanağı maalesef uzun zaman bulamadım. Her şey kendi inadımla, kararlılığımla oldu. İlk öyküler ortaya çıkıp da “Birilerine okutayım.” diye düşünmeye başladığımda, Antep’e gelmiştim, öğretmenliğimin ilk yıllarıydı. Burhan Günel’e (Karşı Dergisi’ne) gönderdim öykülerimi. Burhan Bey beni çok destekledi. Öykülerimi tek tek okudu, üzerlerini çizerek, altlarına notlar alarak onları bana geri gönderdi. Gerçekten bana emek verdi ve ilk öykülerimi de o yayımladı. Bana edebiyat dünyasında gerçekten inanan ilk insan o oldu. Sonrasında Damar Dergisi’nin yarışmasına katıldım, öykü dosyamla (Ankara’da Kar Yok) ve ödüllendirildim. Arkasından o dosyam basıldı. O zaman Bartın’da görevliydim, Ankara’ya geldim sonra. Ankara’da 10 yıl kaldım. Ankara, benim için verimli bir dönem oldu. Bu kitap (Ne Yazsam Eksik) orada hazırlandı. Zeki Sarıhan, Öğretmen Dünyası Dergisi için bana eli kalem tutan öğretmenlerle konuşmamı önermişti. “Onlarla ilgili yazılar hazırla, yayınlayalım.” (Bunu daha önce ressam öğretmenler için de yapmıştım. O dosyamı Kültür Bakanlığı basmıştı.) Gerçi o, bunu söylerken söyleşi gibi düşündü. Bu biçim, başta konulmuş bir biçim değildi. Yani ben ses kayıt cihazını ve fotoğraf makinemi alıp gittiğim zaman, ortaya ne çıkacağını kendim de bilmiyordum. Ben zaten uzun uzadıya planlayarak yazan bir insan değilimdir. O konuşmalar kendi biçimini yarattı denebilir. Ben bu kitaba “yaşam öyküsü” diyorum. Eli kalem tutan öğretmenlerimizin yaşamları üzerine öyküler yazmak istedim. Belki bu kitabı, en iyi adlandıran sözcük o… Çok uzun sürdü bu: 2000 yılında ilk röportajları yapmıştım, son röportajımı da 2008’de yaptım. Böyle bakarsak, 8 yıl gibi bir süreye yayıldı söyleşiler.

Aynı zamanda öğretmen olan yazarlarla söyleşerek yaşam öykülerini kaleme aldınız. Söyleşeceğiniz kişileri seçerken hangi ölçütlerden yola çıktınız?
Bu seçimi yaparken, dikkat ettiğim iki şey vardı. İlk olarak, söz konusu insanların yazar kimlikleri kadar, öğretmen kimliklerini de önemsemesini istedim. Onların hayatında öğretmenliğin ve yazarlığın at başı olmasını istedim. Bir de, 50 yaşın altına inmedim. Talip Apaydın (kitapta yaşam öyküsünü anlattığım ilk yazar) 1946’da öğretmenliğe başlıyor, Münevver Oğan (kitapta yaşam öyküsünü anlattığım son yazar) 2000 yılında emekli oluyor. (Gerçi Necdet Neydim, Gülsüm Cengiz, Feyza Hepçilingirler, Kemal Ateş, Ahmet Özer çeşitli üniversitelerde hâlâ görevdeler. Öğretmen kimlikleri resmi olarak da sürüyor.) Bu kitap 1946’dan 2000’lere uzanan Türkiye’nin de tanıklığını yapıyor. Öğretiyor, belgeliyor. Yer yer anı, yer yer öykü, yer yer deneme havasında gülümsetiyor, hüzünlendiriyor, acıtıyor. Ben böyle değerli insanları bir kitapta buluşturduğum için çok mutluyum.

1940’lı yıllardan günümüze öğretmenlik bambaşka bir çehreye büründü. 2008’de bizim yaptığımız öğretmenlik başka bir şey artık. Belki de asıl öğretmenlik, o insanların yaptığıydı. Öğretmenliğin hazzını, keyfini, inancını, her şeyini biz o insanların kimliklerinde bulabiliyoruz. Yaşamlarına hep mücadele damgasını vurmuş ve hepsinin çizgisi ortak… Ortak derken, hepsi aydınlık bir Türkiye’ye inanmışlar, güzel günler için mücadele etmişler. Sadece kendileri için asla yaşamamışlar. Birtakım toplumsal mücadelelerin hep içinde olmuşlar. Öğrencileri, ülkeleri, halkı için mücadele etmişler. Bir şekilde kendi benlerini, kendilerini bırakıp, kendilerinin dışına çıkıp, taşıp halkıyla, öğrencileriyle, insanlarıyla, daha ötede dünyayla bütünleşmiş kişiler… Hep zorluklar çıkmış karşılarına, asla düz bir yaşam olmamış onlarınki, hep mücadele etmek, zorlukların üstesinden gelmek durumunda kalmışlar ama asla bunun için geri adım atmamışlar. Talip öğretmen anlatıyor: Tokat valisi yanına çağırır bir gün onu: “Bir daha,” der “Yazmayacaksın. Yazarsan senin kalemini kırarım.” Talip Apaydın ne der: “Ben, öğretmenim. Bu bir suçsa, ülkenin mahkemesi var, hâkimi var, gereken yapılır, yazacağım.” Bu konuda asla geri adım atmaz.

Feyza Hepçilingirler’e üniversitede hocası Mehmet Kaplan demiş ki: “Kimse sizden bir şey yazmanızı beklemiyor. Bütün güzel şeyler yazılmıştır.” O, kendince yorumlamış tabii. Bu konuda bir edebiyatçı olarak siz ne düşünüyorsunuz?
Üniversitelerde, eğitim fakültelerinde, edebiyat fakültelerinde belki yazmayı öğretiyorlar, “Yazı nasıl yazılır, iyi bir yazının ölçütleri nelerdir?” vs… Bunları öğreniyorsun ama yazarlık dediğimiz o şey, ya da buna yaratıcılık mı diyelim, onu senin içine koyamıyorlar. Hiçbir üniversite, hiçbir fakülte bunu yapamıyor. Dolayısıyla, Mehmet Kaplan’ın o sözü dışarıdan bir bakıştır. Bu, öğrencisine inanmamaktır, güvenmemektir. Demin söz etmiştim, hiçbir öğretmenim beni bu anlamda desteklemedi, fark etmedi diye. Bu, gerçekten sıkıntı verici bir şey ve birçok kişi bu noktada geri duruyor. Hevesle başlıyor ama geçip gidiyor. Daha doğrusu, geçip götürüyorlar. Üzerini kapatıyorlar, yaşatmıyorlar, Mehmet Kaplan’ın yaptığı gibi…

İlkokul yıllarından şöyle bir anım var: Öğretmenimiz (Nizamettin Göçmen) bizden bir kompozisyon yazmamızı istemiş olmalı. Ben de soğuk bir kış günü, soğukta kalan kuşlarla ilgili bir yazı yazmıştım. Ama bitirmemiştim onu, yarım kalmıştı. Herhalde okulda başladım, zil çaldı, bıraktım, devam etmedim. Ertesi ders öğretmen bize yazdıklarımızı okutuyor. Bana şöyle demişti: “Sevda, çok güzel yazmışsın, kızım. Niye bunu bitirmedin?” Azarlamıştı beni böyle… Ama o arada bana ilk kez biri, “Güzel yazdın” dedi. İşte bu, öğretmeninin sana verdiği bir güç… Öğretmenin bu anlamda rolü çok önemli: Öğrencisindeki yaratıcı kimliği ortaya çıkarmak… Bu sanat olmayabilir mesela, bilim adamı olacaktır çocuk… Ama ne olursa olsun, öğrencinin yeteneği, ilgisi, becerisi, her neyse, ne yöne doğruysa, iyi bir öğretmenin bunu fark edip, öğrencisini bu noktaya kanalize etmesi gerekiyor. Günümüzde öğretmenlerin çoğu, o kadar çok sorunla boğuşuyor ki, öğrenciyle böyle tek tek ilgilenmek, tek tek onun yolunu çizmeye çalışmak, günümüzün eğitim sorunları içersinde bunlar kaybolup gidiyor. Ama bu kitaptaki insanların şanslarından biri de o olmuş: Öğretmenleri tarafından fark edilmişler, desteklenmişler. Köy enstitüleri bu anlamda müthiş bir okul olmuş. İnsanları müthiş bir şekilde okumaya, yazmaya, sanata, her şeye yönlendirmişler; komple yetiştirmişler. O insanlar çok şanslı ve gerçekten de bakıyorsun, bugün köy enstitüsünden mezun birçok insanın eli kalem tutmuş. Bunlar belki yaratıcı yazarlık anlamında yazar olmamış. Olsun ama gene de ortaya bir şeyler çıkarmışlar, bir şeylerin sancısını çekmişler. Benim öğretmenim Nizamettin Göçmen, köy enstitüsü mezunu bir öğretmenmiş. Bunu yeni (32 yıl sonra öğretmenimi arayıp bulduğumda) öğrendim. (Kitabımı da Nizamettin öğretmenime ithaf etmiştim.) 78 yaşında, emekli bir öğretmen... Yazıyor. Ne yazıyor? Ülkesinin sorunlarını yazıyor. Ülke nereye gidiyor, dert ediniyor kendisine… Kitabının adı: Bir Mum da Sen Yak… Bir şeylerden rahatsızlık duyuyor. Mücadelesi sürüyor. Bu, güzel işte… Birçok insana bakıyorsun, yaşamın, mücadelenin hemen dışına düşüveriyor. Böyle yaptığın zaman, yaşam daha ileriye gitmiyor, kendini yenilemiyor, değişmiyor. Yaşam, onu bir mücadele alanı olarak algılayan insanlarla daha iyiye, daha güzele gidiyor. Ben bu yüzden karamsar insanları, yenik insanları asla sevmem.

Hayatı üreten, çoğaltan insanları seviyorsunuz.
Evet, kesinlikle… Ve öyle olmayan insanlardan da uzak durmaya, yaşamıma o insanları almamaya çalışırım. Çünkü yaşamın anlamı bu bence… Yaşıyorsan, yaşama bir şey katmalısın. Senin de bu yaşamda bir tuğlan, bir taşın olmalı… Bu yaşam yapısı yükselirken, o yapının güzel, iyi, doğru, aydınlık yükselmesinde senin de bir payın olmalı… Bu küçücük paylarımız birleşerek, o yapıyı en güzel biçimde yükseltecektir. İşte “Ne Yazsam Eksik”te yer alan on altı yazar öğretmenin ortak noktalardan biri de bu… Bunu yapmış bu insanlar, kendi güçlerince bunu yapmaya çalışmış.

Sizin konuştuğunuz ve hayatını öykülediğiniz yazarlar, okuma tutkunu insanlar aynı zamanda… Tabii iyi bir yazar, iyi bir okur olmalıdır. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Kendi öykümü anlatırken de söyledim: Önce okuyarak başlıyorsun, yani yazarak başlanmıyor ki… Önce bir dalarsın, birikim sahibi olursun, yazma onun arkasından gelir. Tabii ki kendim için de öyle söylüyorum. Ben iyi bir okurumdur. Her zaman öyleyim, her zaman da öyle olacağım. Bu benim için, olmazsa olmaz bir şeydir. Dolayısıyla, okumak, yazmak, bunlar yan yana yürüyen, birbirinden asla ayrılmayan iki eylem… 

Sizi etkileyen yazarlar vardır mutlaka.
Yazar olarak, Sait Faik’ten çok etkilenmişimdir; onun hayata bakışını, öykü dünyasını, her şeyini severim. O benim için çok özeldir. Orhan Veli’yi çok severim. Orhan Veli’nin şiirini; lisede ilk tanıştığımız, ilk sevdiğimiz şiirlerdir onlar bizim, bu sevgi içimden hiç eksilmedi. O ikisi benim için hep yaşamım boyunca sevilen yazarlar oldular. Ben hâlâ Sait Faik öykülerini, Orhan Veli şiirlerini aynı keyifle okurum. Ama onun dışında, günümüzde daha çok kitapları görüyorum, okuyup beğendiğim, etkilendiğim, güzel bulduğum, bana bir şeyler kattığını düşündüğüm kitaplar daha çok çıkıyor karşıma.

Son olarak belirtmek istediğiniz bir şey var mı?
Emeğiniz için size teşekkür ediyorum. Yaşamımız boyunca ne yazarsak eksik olsun!


Doğa ve Toplum Dergisi, Temmuz Ağustos 2009



"Yazmak, Eksik ve Hiç Tamamlanmayacak Olanı Arayıştır." 

Söyleşi: Hazal Balcı

Kitabınızın adı: Ne Yazsam Eksik. Galiba bir yazar için her zaman böyledir, ne yazsa eksiktir. 
Haklısınız. Yazma eylemi bunun için sürüp gitmez mi zaten? Yazmak, eksik ve hiç tamamlanmayacak olanı arayıştır. Yazmayı bunun için seviyorum ben. 

Kitabınızda yaşamöykülerine yer verdiğiniz 16 kişinin ortak noktası bir yandan öğretmenlik yaparken bir yandan da yazmaları. Hepsi “eli kalem tutan öğretmenler.” Bu çalışmanın çıkış noktası sanırım bu. 
Evet. 2002’de Kültür Bakanlığı tarafından basılan “Ankara’da Sanata ve Eğitime Adanan Yaşamlar” adlı kitabımda ressam öğretmenlerin yaşamöykülerini anlatmıştım. Bu konuda bana rehberlik eden, beni yüreklendiren Prof. Dr. Serap Etike’yi saygıyla, sevgiyle anmak isterim. Arkasından yazar öğretmenler geldi. Ben yazınsal türler içinde en çok yaşamöykülerini severim. Okura ulaşma olanağı bulan (şimdilik) dört kitabımdan ikisinin yaşamöyküsü olması da bundan olsa gerek. 

Neden yaşamöyküsü? İnsan var oldu olalı yaşamına öyküler aramış. Çoğu zaman yanlış öykülerin ardında doğru öykülere ulaşmayı düşlemiş. Bir gün yaşamının öyküsünün ne olduğunu herkes sorar kendisine ya da soracaktır. Ben de başkalarının yaşamöyküleri aracılığıyla belki kendi yaşamımın öyküsünü arıyorum. Bu öykünün içinde düş, umut, emek, çaba, kararlılık, güven, mutluluk… olsun istiyorum. Yaşamlarına tanıklık etmeye çalıştığım toplam 32 kişiyle bu noktalarda buluşup kendi öykülerimize doğru yol aldık. Okur için de umarım öyle olur.  
Ayrıca öğretmene en çok yaraşan nitelemelerden biri budur: Üretici. Öğretmen üretkendir. Öğretmenlik, yerinde saymayı kabul etmeyen bir meslektir.

Siz de öğretmensiniz. 
Öğretmenim. Bu kimliğimi her zaman sevdim. Ancak her zaman mutlu bir öğretmen olmadım. 22 yıllık öğretmenlik yaşamımda beş ayrı kentte, on ayrı okulda görev yaptım. Öğrencilerimden yana büyük büyük sorunlar hiç yaşamadım, onlarla hep bir yerlerde giderek çok yerlerde buluştuk. Sevincimdir. Ancak kimi yöneticilerle ve öğretmen arkadaşlarla belki de sınırları iyice daraltılmış ortamlara sıkıştırıldığımız için küçük küçük kimi zaman da büyüyen sorunlar yaşadım, onlarla çok yerlerde buluşamadım. Üzüntümdür. 

Kitabımda yaşamöyküsüne yer verdiğim ilk kişi Talip Apaydın. 1926 doğumlu. Son kişi, Münevver Oğan. 1957 doğumlu. Bu kitapla ben bir yerde Türkiye’nin 1926’lardan günümüze uzanan tarihine de tanıklık ediyorum. Günümüze diyorum çünkü ben de dâhil, (Sonuçta yazdığım her şey benden de izler taşıyor.)öğretmenlik görevini hâlâ sürdüren kişiler de yer alıyor “Ne Yazsam Eksik”te. Yazılanlar bize nereden nereye geldiğimizi de söylüyor.

Karamsar bir belirleme mi bu?   
Ben karamsar bir insan değilimdir. Ah vah etmek bana uymaz. Zorluklar adamı, adam eder. Üç sınıflı köy ilkokulunu bitiren Talip Apaydın Beypazarı’nda açılan yatılı okula gidebilmek için köyünden kalkıp tek başına yürüyerek altı saatte ilçeye varır. Adnan Binyazar 14 yaşına kadar okul yüzü göremez. Muzaffer İzgü küçük yaştan başlayarak okul masraflarını karşılayabilmek için çalışmak zorunda kalır. Böylesi yollardan geçtiğiniz zaman kişiliğiniz de eğilip bükülmüyor. Adam gibi adam oluyorsunuz. Sahip olduğunuzun değerini biliyorsunuz. Ülkenizi, halkınızı gönülden seviyorsunuz. Ona borçlu olduğunuzu, borcunuzu ödemeniz gerektiğini biliyorsunuz. Ben Talip Apaydınların, Muzaffer İzgülerin, Adnan Binyazarların öğretmeni olmak isterdim.

Bir serzeniş mi bu? 
Belki de. Bugün de ülkemizde okuma olanağı bulamayan ya da bin bir güçlükle okumaya çalışan birçok çocuk elbette var. İçimi en çok da bu acıtıyor. Benim ilk görev yerim, Gaziantep’in bir köyüydü. O zaman ortaokulun üç dersliği vardı. Sınıfın biri, odunların yığılı olduğu depo ortadan bir perdeyle bölünerek sınıfa dönüştürülmüştü. Bana ürkek gözlerle, başka bir dünyadan bakan o çocukların bakışları hâlâ gözümün önünde. Ne yazık ki günümüzde böyle çocukların önü günden güne daha çok kesiliyor. Paranın egemenliğinde o güzelim çocuklar hepten unutuluyor. Yeniden Gaziantep’e gidebilmek ve o çocukların yeniden öğretmeni olabilmek isterdim. Değerlerin birbirine karıştığı bir dünyada üzülerek söylüyorum ki milli eğitim camiası (Bu sözcük de özellikle seçilmiştir.) üzerine kirin çamurun en çok bulaştığı camialardan biridir.

Emeksiz yemek olmuyor. Siz de bu kitaba çok emek verdiniz yanılmıyorsam. Ne kadar bir zamana yayıldı bu çalışma? Nasıl oluştu yaşamöyküleri? 
Söyleştiğim ilk kişi Kemal Ateş’ti. Yanılmıyorsam 2000 yılıydı. Son kişi Necdet Neydim oldu. Yıl 2008. Baştan böyle bir kitabı hedefleyerek çıkmamıştım yola. Yaşamöykülerinin büyük bölümü Öğretmen Dünyası ve abece dergilerinde yayımlandı. Bana verdiği destek için Öğretmen Dünyası dergisi yazı kuruluna bir kez daha teşekkür etmek isterim. Bunlar benim için çok keyifli, öğretici, geliştirici söyleşilerdi. Bu söyleşilerden ve söyleştiğim yazarların yapıtlarından yola çıkarak yaptığım kurgularla oluştu öykülerin her biri. Bu kitabın türü için ben, biyografinin karşılığı olarak “yaşamöyküsü” demek yerine yaşamların öyküsü olarak “yaşamöyküsü” demeyi daha doğru buluyorum. Kitapta yer alan fotoğrafları da ikisi dışında ben çektim. Zaman içerisinde fotoğrafın dünyasına daha çok girdikçe çoğunun başarılı portreler olmadığını fark ettim ama o da benim için ayrı bir coşkuydu yine de.

Kitabınızda alışageldiğimiz yaşamöykülerinden ayrı bir yol izleniyor. Hepsinde bir öykü kurgusu ve yaşamın sıcaklığı var. Okur; Ali Yüce’yle, İncila Çalışkan’la, Hasan Kıyafet’le, Lütfiye Aydın’la… yan yana yürüyor sanki yaşam yolunu. Onların elini tutuyor, başını okşuyor, onlarla gülüyor, ağlıyor, kaygılanıyor, korkuyor… Bu yaklaşım, sizi bir yazar olarak zaman zaman nesnellikten uzaklaştırmadı mı? 
Nesnellikten uzaklaşmak mı? Ben hiç böyle bir kaygı taşımadım. Bu sevgili öğretmenlerim ve yazarlarımla ben saatlerce yüz yüze söyleştim. Onlar kendi yaşamlarında nelerin altlarını çizerlerse ben onların ardından gittim. Yaşamlarımızda altını çizdiklerimiz, yaşamlarımıza yüklediğimiz anlamlar değil midir? Bu, bizim kim olduğumuzu da koymaz mı ortaya? Yaşamdan büyük tanık mı vardır? Onların yapıtlarını okudum, yapıtlarından yararlandım; ancak asıl olan bana anlatılanlardı. Başkaları ne dedi değil, onlar ne dedi. Ben öykü yazarıyım. Öykücüyüm. Benim işim öykülemek. Bir araştırmacı gibi davranmadım. Davranmak istemedim. Metinlerin öznelliği, dinleyip yazanın (benim) değil, yaşayıp anlatanların biçemiyle belirlenmiştir.

Biçemden söz etmişken dilinizin ve anlatımınızın çok yalın, çok akıcı, çok gerçek olduğunu da belirtmek isterim. Türkçeyi çok seven bir öğretmen ve yazarla karşı karşıyayız sanırım.
Başka türlüsü olabilir mi? Anadilinin olanakları insana neler sunar, bilmeden yazılabilir mi? Benim işim sözcüklerle. Onları ne kadar iyi tanırsam o kadar yararlanabilirim onlardan. Türkçenin gürül gürül sesini hep duymak istiyorum arkamda. Ben anadilimle güçlüyüm. Bu yüzden Türkçe öğretmeni olmak şansımdır.

Söyleştiğiniz kişilerin size karşı tutumları nasıldı? Bu çalışmaya nasıl yaklaştılar?
Her iki kitap için de söyleşme isteğiyle gittiğim birer kişiden olumsuz yanıt aldım. Kalan 32 kişi bana içtenlikle kapılarını açtılar. Mutlu oldum. Kitaplara girmeyen hoş anılar, paylaşımlar, fotoğraflar kaldı geriye. Bana inanmaları beni yüreklendirdi. Bu kitaplar, ortak emeklerin ürünüdür. O yüzden daha da değerlidir.

Bu söyleşiler sürecek mi?
Hayır. Ancak “Ankara’da Sanata ve Eğitime Adanan Yaşamlar” adlı kitabımın yeni baskısı için “Ankara”nın dışına çıkmak, özellikle de fotoğraf sanatçısı öğretmenlerle görüşmek istiyorum.

Bir öykünüzde “yolda olmayı” sevdiğinizi söylüyordunuz. Yolda başka neler var?
Bilmiyorum. Yolların beni nerelere götüreceğini de bilmeyi istemem ayrıca. Yaptıklarımız, yaşadıklarımız yapacaklarımıza, yaşayacaklarımıza dair ipuçları içeriyorsa tek bildiğim yazmayı sürdüreceğim.

Yazmayı sürdürmek benim için yeterli mi diyorsunuz?
Elbette öyle demiyorum. Niçin yazar ki insan? Mutluluğun adını öyle koyuyoruz sanırım. Yazılan paylaşılmalıdır; gönül paylaşılmasını istiyor. Yazardan okura uzanan yol, bizim ülkemizde pek engebelerle dolu. Ancak yine de yazarını arayıp bulacak, mutluluğun adını “okumak” olarak koyacak okurların varlığı bizi güçlendiriyor. Payımıza düşen yaşam dilimini insana en yaraşır biçimde, insana emek vererek, insanı yücelterek geçip gidebilirsek bizden geriye kalan yüz akımız olacaktır. 

Okura güveniyor muyum diyorsunuz? 
İnsana güveniyorum. Öyle olmasa onların yaşamlarının öykülerinin ardına düşebilir miydim?

Yolunuz açık olsun öyleyse. 
Teşekkür ederim.

Çağdaş Türk Dili Dergisi, Mayıs 2009

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.