free bootstrap templates

Ankara Kitap Fuarları



Yedigöller'e Giderken Kendini Mudurnu'da Bulmak 

Saat sabahın beşi… Yine erken yatmayı beceremediğim bir gece, güne kavuşurken iki saatlik bir uykudan beni uyandıran saatin ziliyle yataktan güç bela kalktığımda “Yedigöller’de fotoğraf çekeceksin.” diye kendimi yüreklendirdim. Sonbaharın o muhteşem renklerini Yedigöller’de yakalayacaktım! Başka türlü bedenimin bu zulme (!) boyun eğmesi zordu! Güzel bir kare yakaladığımda duyacağım/duyduğum coşku/mutluluk sabahın beşinde yollara düşmeye değerdi.

Gezi grubumuzun ilk buluşma durağı Bakırköy İncirli’ydi. 24 saat aralıksız çalışan metrobüsler bu durumda Bakırköy’e ulaşmak için en doğru seçeneğimdi.

Evimle metrobüs arası pek çok kişi için olmasa da benim için yürüme mesafesi. Hem sırtına attığı sırt çantası, boynuna astığı fotoğraf makinesi de insana bambaşka bir enerji veriyor. Bu nedenle metrobüse kadar nasıl ulaşacağımı dert etmeden yola koyuldum.

Geniş, aydınlık bir caddedeyim. Yokuşu, bir parça zorlayacaktır beni. Olsun, dedim. Ancak iki köpek beni korumaya alıp yanım sıra yürümeye başlayınca gönlüm onlarla dost olmak istese de bedenim gönlüme uymadı. Genelde insan sözünü, gönlüne geçiremez ancak ben bedenime kulak versem daha doğru olacaktı. Niyetleri iyi de olsa ben yanlış insanım köpeklerden yana.

Tam taksiye binmenin zamanı derken yanımdan hızla geçen bir motosiklet durdu. Bir delikanlı… “Abla…”dan ötesini anlamadım ama bu bir çağrıysa ki öyle olmalı, beni metrobüse kadar götürmesine karşı çıkmazdım.

Delikanlı bana, “Daha önce motosiklete bindin mi?” diye sordu. Belleğimi şöyle bir yokladım, ne uzaklarda ne yakınlarda öyle bir anı bulamadım.

Delikanlı duraksadığımı fark edince “Benim annem 60 yaşında motosikletin tepesinden inmiyor.” dedi. Oysa duraksamam, motosiklete binip binmemekten yana değildi. Belleğimde anı arıyordum sorusunu yanıtlayabilmek için. Motosiklete binmek için sabahın beşinde bu delikanlıya rastlamam gerekiyormuş der, binerdim. Öyle de yaptım.

Gezi grubuyla buluşma noktasına varınca kendimi otobüsün koltuğuna atıp uyumaya durdum. Kahvaltı molasına kadar… Simit, çay… Başka ne olsun!

Kötü haberi, Yedigöller’e 30 km kala ormancılardan aldık. Yollar buzluymuş, otobüsler çıkamıyormuş, bir otobüs yolda kalmış, çekici göndermişler.

Dağların dorukları karlıydı. Hatta inceden inceden atıyordu da kar. Derken kendimi Yedigöller yerine gezi rehberimiz hemen yeni bir rota oluşturarak adını “Mudurnu – Çubuk Gölü – Göynük” diye koyunca Mudurnu’da buldum!


Mudurnu

Otobüsümüzün konakladığı meydanda dikkatimi çeken ilk görüntü, yöresel kıyafetleriyle (şalvarları ve başörtüleriyle) belediye binasının bahçe duvarına çiçek diken iki kadın oldu. Mudurnuluların ilçelerine akın eden gezi gruplarına alışkın olduklarını ilk onların tavırlarından anladım. Elimdeki fotoğraf makinesine kuşkuyla baksalar da ilgimi karşılıksız bırakmadılar. Belediyenin ilçeyi çiçeklendirmekle görevlendirdiği iki kadın işçiydiler. Kadınları (hele de ülkemizde kadına yönelik baskının her yandan arttığı bugünlerde) eve hapsetmeyen anlayışlar beni mutlu ediyor. Diktikleri çiçeklerin adlarını sordum: “Biz marul diyoruz.” dediler. Latince bir adı mutlaka vardı ama halkım, yaşamın içinde olandan yanaydı. Ellerindeki çiçekler, yapraklarıyla gerçekten bir marulu andırıyordu. Kadınlar fotoğraflarını çekmemi istemediler, ben de objektifimi beyaz yaprakları marul gibi kıvrımlanan çiçeklere çevirdim. Çiçekler özne oldu, onlar arka plana düştü.

Fotoğraf makinem, beni her zaman ara sokaklarda fotoğraf karelerine girmeyi bekleyen görüntüler konusunda uyarır. Ben de ona kulak vermekten yanayımdır. Yine öyle yaparak yönümü ara sokaklara çevirince karşıma çıkan evlerin her birinden ayrı bir ses yükseldi.

Orta yaşlı bir kadın (evin/konağın hanımı) beni evin/konağın zemin katında yer alan fırın odasına davet etti. Tüm aile orada birlikte yemeğe oturmuştu. Bu zengin sofrada tanıdık tanımadık yemeklerin arasında özellikle “güveçte yaprak sarması” aklımı çeler gibi olmadı değil. Belki de bu düşündüğüm gibi nezaketen yapılmış bir çağrı değildi, biz ne de olsa bu zamanlar/bir zamanlar konuksever bir halktık ancak benim zamanım yoktu. “Sizlere afiyet olsun.” demekle yetinmek zorundaydım.

O sırada kilere yönelen genç bir hizmetçi kız bir an durdu, bana baktı. Bakışları yorgundu. Onu anladığımı bilmesini istedim: “Evin/konağın işleri hiç bitmez.” diyerek başımı salladım. Onunla aynı hizmetçi odasını paylaşan arkadaşı, odanın kapısından başını uzattı: “Bu ahşap merdivenleri ovarken canımız çıkıyor.” dedi. Gözlerim üst kata uzanan merdivenlere takıldı. Belki de evin ikinci katındaki odaların birinde evin en küçük hanımı, cumbadan yolu gözlüyordu. Yemeğe geciktiğinin farkında bile değildi. Gönül düşürdüğü delikanlı göründü görünecekti.

Evler/konaklar kadınların dilinden konuşuyordu. Bu, benim çok aşina olduğum/anladığım bir dildi. Evler/konaklar öykü yüklüydü.

Ara sokakların kavuştuğu bir meydandan bu kez erkeklerin dilinden konuşacak arastaya uzanan bir yola girdiğimi geleneksel zanaat kollarına ait ürünlerle karşılaşınca fark ettim: bakır cezveler, sahanlar, tepsiler, sürahiler, maşrapalar, çaydanlıklar, sefer tasları, bakraçlar, gaz lambaları, ibrikler, semaverler… Yaşamımızdan elini eteğini çeken araç – gereçler…
Maşrapalardan biri, üzerlerine sinen uyuşukluktan kurtulmak istedi. Pabuççular Çeşmesi’nin başına porselen bir kupa konulduğu çalınmıştı kulağına. Susuzluğunu gidermek isteyen yolcu, ona mı uzatacaktı elini? Bu, yakışık alır mıydı? Yolcuların susuzluklarını gidermeyi, uzun yıllar kendisine o, görev bilmemiş miydi?

Benimse aklımdan, dünyanın değişim içinde olması elbette kaçınılmaz, diye geçti. Ancak gidenin yerine ne geliyordu?

Sahi, ne güzel bir çeşmeydi o! Mermeri de oya gibi işlerdin. Musluk başı der, geçmez; estetik olanı arardın. Zaten insan eli neye değerse o güzelleşmeliydi!

Çiçekli Pabuçlar

Bu düşüncem, insan eli neye değerse onun güzelleşmesi gerektiği düşüncem, karşı dükkânların birinin vitrinindeki lastik pabuçları da gülümsetti. Benim belleğimde “kara lastik” olarak kalan pabuçların hepsi kara değildi artık. İnsan eli, kara lastiğe kırmızı çiçekler, beyaz papatyalar açtırmıştı. Belki de ilk çiçekli lastik pabuçlar, kara lastikleriyle okula gitmek istemeyen kızını sevindirmek isteyen bir babanın elinden çıkmıştı.

O sırada Özbakırcı Mehmet Usta da (Soyadını da mesleğinden almış: Arıbakır) bir odun sobasının ısıttığı küçük dükkânında yaşamımızdan çekip gidenlerin ardından gittikçe büyüyen bir yalnızlığı yaşıyordu (belki de). İlçenin son ustalarından biri… Zanaatı belki hâlâ karnını doyuruyordu ama onu gönendirmediği de açıktı. Oysa belki de büyükbabası, zanaatının değerinin olduğu o yıllarda ilçenin gözde delikanlılarından biriydi. Kızların cumbalarda oturup yollarını gözledikleri delikanlılardan biri… Onun elinden çıkan bakır cezvelerden biri, görücü gönderdiği evde talip olduğu genç kız tarafından ateşe sürülecekti. Genç kız, bol köpüklü kahveyi, cumbadan gördüğü delikanlının hayaliyle fincanlara boşaltırken göğüs kafesi kalbine dar gelecekti.

Arasta, doğruydu, erkeklerin dilinden konuşuyordu. Emekleriyle geçinmeye çalışan bu insanların dili, elbette benim de dilimdi. Kafamdan geçen öykü sayfaları, fotoğraf makinemin yakaladığı karelere eşlik ederken yanımdan bastonuna dayanarak geçen yaşlı bir adam “Tarihi bir Ahi kentinde olduğunu unutma!” dedi bana. Ah, sanırım, küçük bir kopyaya ihtiyacım var. “Ahi” sözcüğünü pek çok kez duymuş da olsam ayrıntılarını bildiğimi pek söyleyemezdim. Yaşlı adam da bunu anlamakta gecikmedi: “Ahilik; iyi ahlakın, doğruluğun, kardeşliğin, yardımseverliğin kısacası bütün güzel meziyetlerin birleştiği bir sosyo – ekonomik düzendir.”

O anda bir kedinin dikkatle beni izleyen gözleriyle karşılaşınca bir an kedi dile geldi sandım: “Bu, insanoğlunun öğrenecekleri de bitecek gibi değil!” Hatta bir an ona karşılık da veriyorum sandım: “Hayat öğrenmektir zaten!”

Köpeklerin eşliğinde başladığım günü, kedilerle söyleşerek yarıladığımı kimseler duymasa iyiydi! Derken gezi grubumuzdan bir iki arkadaşın çay içebilecekleri bir yer aradıklarını gördüm, hemen arkalarına takıldım. Az sonra fotoğraf makineme ilk kez kendi görüntüm düşecekti. Adı: “Yedigöllere giderken kendini Mudurnu’da bulmak!”
 
Hayat, sürprizlere açıktı!

Sevda Müjgan, Son Gemi Dergisi, Ocak 2018



© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.