how to build your own website

Ankara Kitap Fuarları

Gültekin Çizgen'le Yeni Bir Gün 

1.
Avusturyalı, gezgin bir gencin yolu İstanbul’dan geçince St. Georg Avusturya Lisesi öğrencilerine bir fotoğraf gösterisi sunar. Gezilen dünya kentleri, liseli öğrencilerin gözlerinin önünden bir bir akmaya başlar. Yıl 1958. Belki öğrencilerin büyük bir bölümü, onları derslerinin tekdüze akışından kurtardığı için konferans salonunda olmaktan keyiflidir. Belki küçük bir bölümü, gördükleriyle kendi yaşamı arasında buluşma noktaları düşlemeye durur. Gültekin Çizgen, ikinci grupta yer alan öğrencilerden biridir. “Benim için dünyada fotoğraftan başka yapılacak bir iş artık kalmadı.” diye geçer aklından. 18 yaşında bir delikanlının kendisi için “dünyada yapılacak iş”in adını koyabilmesi neyi anlatır, neyin göstergesi ya da habercisidir?

Ressam Abdullah Çizgen’in oğlu olmak, ona sanatın yaşamlarının doğal bir parçası olduğu bir aile ortamı sunar. Baba ressamdır; ancak hele de Türkiye’de ekmeğini sanatı üzerinden kazanabilmek zordur. Topkapı ve Arkeloji Müzesinde uzun yıllar çeşitli görevler üstlenen Abdullah Çizgen’in oğluna verdiği en önemli öğüt, bir devlet kurumuna ya da işverene bağlı olmadan yaşamını sanatı üzerinden kazanmanın yollarını araması olur: “Sen çözersin.” Ailenin desteği, kendi yolunu açma çabasındaki bir delikanlı için çok önemlidir. Alışılmış baba beklentilerinin dışında oğuldan istenen söz, bir yerde çalışmamak, Gültekin Çizgen’in yaşamı boyunca şükranla anımsayacağı bir öğüt olur.  

Bir fotoğraf makinesine sahip olmak 1950’li yıllarda “mesele”dir. Gültekin Çizgen, bu nedenle çekmediği ilk fotoğrafıyla (fotogram denilen yöntemle yani belli elemanların fotoğraf kâğıdı üzerine ışıklandırılarak fiske edilmesiyle oluşan grafik çalışmalar) Avusturya Lisesinde açılan bir yarışmaya katılır. Bu, yaprakların aksinin yer aldığı bir nebat görüntüsüdür ve ödüllendirilerek yarışma sonrası açılan sergide yer alır.  
                                                           
Taşlı, topraklı, mayınlı sanat yoluna çıkmaya soyunurken genç Çizgen, önüne kırmızı halılar serilmeyeceğini elbette bilir. Eğitim, yayın, galeri, altyapı, literatür… hiçbiri yokken hevesle çıktığı bir yoldur bu. Yalnızca basın kökenli fotoğrafçıların olduğu 1960’lı yılların Türkiyesinde, sanatsal kaygı taşıyarak ortaya çıkmak, kendisini profesyonel fotoğraf sanatçısı olarak nitelendirmek hedefini doğru koyan bir insanın tutumudur ve o, kararlılıkla çok çalışmayı birleştirmeye hazırdır. Ansızın, güçlü bir biçimde sevip bağlandığı fotoğrafı anlaması uzun zaman alacaktır. Belki önünde uzanan yıllarda fırınlarca ekmek yenecektir. Körler çarşısında aynalar satılacaktır. Amenna! Fotoğraf uğrunda çalışmaya değer.                       

Sanatçı, umutların adamıdır. Yaşam öğrenmektir. Yaşadığımız dünyayı anlamak ve keşfetmek varoluşun gereklerindendir. “Fotoğrafça”yla, insanın ve doğanın öyküsünü anlatacak fotoğraflar üretmek, sürekli üretmek ve paylaşmak… Tüm bu yapıp etmeler, yalnız onun kimliğini güçlendirmekle kalmayacak, ulusunun güçlendirilmesine de yarayacak, alçakgönüllü, üretken bir yaşam ülküsü yaygınlaşacaktır. Bileceksin, yapacaksın, çileye katlanacaksın. Fotoğraf, böylesi bir tutkudur.

2.
Yıl 2008. Aradan geçen yarım yüzyıl… Gültekin Çizgen, Taksim metrosundadır. Hep bir acele koşturan yolcuların arasına “İyi günler” diyerek karışır. “İyi günler İstanbul!” İstanbul iyi günlerde yaşasın. Ne güzel bir dilek…  

Ben, o koşuşturan yolculardan biri, “Gültekin Çizgen” adına bir fotoğraf ve kitapsever olarak aşinayım. O ana kadar kitaplarını okumuş, fotoğraflarını görmüş de olsam benim için “Gültekin Çizgen” adı yaşamıma karışmış bir gerçeklik değildi. 100x200 boyutundaki, (Önemliydi bu boyut; çünkü fotoğrafın bir parçası olmamı kolaylaştırıyordu.) 40 siyah beyaz fotoğraf (Fotoğrafların siyah beyaz olması önemliydi; çünkü İstanbul renkli bir kentti.) yaşamımın içine düşüverdi ya da ben İstanbul’un içine düşüverdim. Bu fotoğraflarda gördüğüm İstanbul, üç yıldır yaşadığım İstanbul’da ayrımına varmam gerektiğini düşünmediğim bir İstanbul’du. Şaşırtıcıydı.                                                                                                           
Şu an serginin açılış tarihine göz attığımda (21 Kasım 2008) yeniden şaşırıyorum. Ben hâlâ Taksim metrosundan her geçişimde o “iyi günler” seslenişini bu kadar güçlü duyarken ve Gültekin Çizgen’e yanıt verirken: “İyi günler Gültekin Ustam!” aradan bir yılı aşkın bir süre nasıl geçmişti?

3.
Sultanahmet’i pek bilmem. Yolumu çok düşüremedim bu tarihi yarımadaya. İş güç çok ya, herkes gibi, zor öyle kendiliğinden düşmek yollara. Vesileler üzerine akan yaşama yakın durmaktan yanadır hani çoğumuzun tutumu… Böyle kendime söylene söylene elimdeki adresi ararken bir caminin girişindeki siyah bir kedinin sorusuyla durakladım: “Ne arıyorsun buralarda?” Kedilere düşkünlüğüm hiç olmamıştır, üstelik karşımdaki de pek sıradan bir kediydi. O sırada caminin avlusundan koşarak gelen küçük bir kız önce bana, sonra boynumdaki fotoğraf makinesine ve en son kediye baktı. Kedinin fotoğrafını çekmem gerektiğini sandım birden oysa bu karışık saçlı kız aradığım fotoğraf karesine daha yakındı. Fotoğraf karesi mi? Hayır canım, ben Gültekin Çizgen’in “atölye evi”ni arıyordum. Ama söz aramızda asıl beni çeken övgüsü bana kadar ulaşan kitaplığıydı. Kitapların arasında bulduğum dünyadan daha çok rahat edebildiğim bir yer henüz keşfedememiştim.

Bu nedenle Gültekin Çizgen uğraşmak durumunda bulunduğu işten ve telefonlardan başını alabildiği bir ara bana: “Şimdi size gelelim. Siz ne istiyorsunuz?” deyince bir an “Eyvah!” dedim içimden. Bir şey istemiyordum aslında, bir sanatçının kendine oluşturduğu bir dünyada biraz soluklanmak ve kitapların büyüsüne kapılıvermek… Bu, mutluluktu. Mutluluk, yaşamlarımızı en çok özetlemeyi istediğimiz sözcüklerden biriydi.  

Sordum: "Çoğu insan geriye dönüp baktığında benimki mutlu bir yaşamdı demiyor. Siz: 'Dolu dolu geçen yaşamımda yaşadıklarımdan hiç şikâyetçi olmadım.' diyorsunuz."    
İnsanlar, dünyaya üretmek için gelirler; misyon budur. Doğa bunu böyle kurgulamıştır, böyle sürer. Hayata tutunmak üretmekle ilgilidir. Mutluluğun başka bir tarifi zaten, üretmektir. Fotoğraf benim için bir adanmışlıktır ve ben bunun bir ömür istediğini yolun başında görmüştüm. Sanat, bir felsefe üretimidir. Yalnızca yapıp etme değil; kimin için, neden, nasıl yapıyorum sorularının hepsini içerir. Bu bir yapı meselesidir, tekmeleyerek kendime yol açtım. Mutlu bir yaşamdı.  

Pek çoğumuz çıktığımız yollardan geri döndük. Hele de sizin başladığınız koşullarda fotoğrafa başlayıp da geri dönmemek nasıl mümkündü?   
Bu, adanmışlık ve tutkuyla ilgili.

En çok kimin desteğini hissettiniz yanınızda? 
Hiç kimsenin. 

Gereksinim duymadınız mı böyle bir desteğe?                                                                  
Hayır, kahramanlık olarak söylemiyorum. Öyle bir ortam yoktu. İnsan kendinde olanı verebilir. O günkü ortamda hiçbir şey yoktu. Bir A4 kâğıdı kadar bile kuramsal bilgi yoktu; ama bizim azmimiz vardı. Başka da çare yoktu; gemiler yanmış, ben akademiyi tekmelemişim. 

Güzel Sanatlar Akademisini niye bıraktınız?      
Özgürlük yoktu, herkes memurdu orada, hâlâ da öyledir. Ben sanatçının memurluğunu anlamıyorum. Çok can yakıcı bana göre.
Benim en önemli meselem, tüm sanatların kimliğine kavuşması meselesidir. Var mıdır, yok mudur o yerlilik problemi? Var olan sistemimizde, akademide taklit vardı. Batılılaşma mantığı. Biz dayak yedik, döndük Viyana’dan. Onlara kendimizi nasıl gösterir, nasıl onlar gibi oluruz? Tanzimat falan, malum hikâyeler. O günlerin akademisinde resmetme teknikleri gösteriliyordu. Ancak bu, resmetme meselesi değil. Başka bilgiler gerektiriyordu ve onlar akademide yoktu.
Ben bir adamın kâğıtla bir şey çözdüğüne inanmıyorum. İşle çözülür. Aynası iştir kişinin. Adamı adam yapan o. Dünyanın her yerinde böyle. Ülkenin geleneksel memuriyet yapısı… Bunlara iltifat eden yanıyor. Bizim etrafımızda da çok yangın oldu. Biz bunu anladık. Bu cız! Kendi dinamiğimiz içinde yapabildiğimiz kadar.         
İbrahim Zaman’ın 50. Yıl Toplantısında, Büyükşehir Belediyesi tarafından düzenlenmişti, Zaman’ın eski dostu, benim de tanıdığım Engin Uludağ bir belirleme yaptı, Rus yazarlarının: “Biz Gogol’un Palto’sundan çıktık.” sözüne gönderme yaparak: ”Herkes Çizgen’in paltosundan çıktı.” Ben bunu hak ettiğimi düşünüyorum. Bunun egoyla ilgisi yok. Kaldı ki ego, sanatçı için elzemdir. Egonuz yoksa benzin deponuz boş demektir. Kendinizi yola getirmeden kimseye nizam veremezsiniz. 

Ben yaptım duygusu mu önemli burada?   Ben yaptım değil, ben öğrendim duygusu önemli. Bu dünyanın en büyük zevki.
            
“Ben öğrendim”in arkasından ne geliyor hocam? 
 Üretmek. Düz bilgi, bir işe yaramaz. Ürettiğiniz zaman, yapıp etmelerinizin temeli bir şeyi derinlemesine anlamanın zevkiyle örtüşür. Onu hissetmemişseniz zaten üretemezsiniz.

Bu yapıp etmeler sanatçıyı ayırıyor mu insanlardan ya da üstün mü kılıyor?  
Durumuna bağlı. Üstün diyemem, öyle bir üstünlük duygusu şart değil. Ayırdığı, yalnızlaştırdığı, dertli hale getirdiği, anlaşılmadığı gibi yan etkileri olabilir. Bunların hiçbirini ben yaşamadım. Duvar örmedim, bakın siz ulaştınız bana. Bu iradeyi kullanan kişinin bir yolun eşiğinde olduğunu hissettiğim için konuşuyoruz sizinle. Türkiye’de sanatta bir gelişim sağlanacaksa bu kendi kendine olmaz. Bu, insanların paylaşımıyla ilgilidir. Ben bugüne kadar çaba sarf ettim ve edeceğim. Son nefesime kadar. Böyle gidecek, inancım bu.  
Sanat, otodidakt bir iş. İnsanın kendisinin tırmanacağı bir dağ. Dağın seyircisi yoktur. Adam tırmanır, sonra biter. Çilesi, bütün tehlikesi kendinedir. Nasuh (Mahruki), Himalaya’ya aslan olmak için mi çıktı? Ölebilirdi de. Ölenler oldu. Ben bunu yapabilirim, dedi. Onun meselesi. Ahmet, Mehmet için yapmak değil. Globalizmin getirdiği hırtlıklar… Bütün dünyanın içine düştüğü kültür emperyalizmi… Bunun sanatın özgür haliyle ilgisi yok. Sanat başkaları için yapılmaz

Kişinin kendisi için mi yapılır diyorsunuz? Sonra başkalarına nasıl ulaşıyor? Ben bir fotoğrafın karşısında ne duyacağım, ne bekleyeceğim ondan? 
 O, bir bilgi\kültür meselesi. Ben burada sizin bilmediğiniz dilde konuşmaya başlasam bir şey anlamazsınız sözlerimden. Tolstoy’un en güzel eserlerini Rusça okusam Rusça bilmiyorsanız anlamazsınız. Bütün sanat eserleri için böyledir, yalnız fotoğraf için değil. Sanatın bir dili var, onu anlamadan sanatın şifrelerini anlamak kolay değildir. Sanattan beslenmezseniz sanatın işlevi kalmaz. Bir meslek uygulaması olarak herkes fotoğrafa aşinadır. Gidip vesikalık bir fotoğraf çektirmiştir. Medya kullanır fotoğrafı. Ancak fotoğrafın bir de sanatsal boyutu var. Fotoğraf sanatçıları tarafından “fotoğrafça” yapılan külliyat başka bir şeydir. Sanat, insanların çözümleme aracıdır. Dünya sanatsız olmaz. Dünya başka türlü anlaşılamaz. Sanat anlatır her şeyi.

İnsanların çoğu sanatla anlayamıyor dünyayı.       
Çünkü o kültür bilgisi yok. O sanatın derdi değil, insanların derdi.

Sanatçının da derdi olmamalı mı? Alıcısı yoksa sanat var olabilir mi?
Kuşkusuz öyle düşünülebilir ama sanatçı üretmekle mükelleftir. Onun başkaları tarafından anlaşılır olması bir ara katalizör gerektirir. Bu medyadır, siyasettir, sanatsal etkinliklerdir vs. Sanatın bir değeri varsa o değer yok olmaz. Yerini bulur bir gün; ama bu, birinci derecede sanatçının işi değildir. Sanatçı pazarlamacı değildir.

Değildir, katılıyorum; ama ülkemizin var olan koşulları içinde de görüyoruz, böyle bir şey yok. Bu ülkede insanların sanatsal birikimlerini yükseltmeye yönelik yeterli gayret olduğu söylenebilir mi?
Elbette söylenmesi çok zor. Hiç mümkün değil de denebilir; ama aracı kurumların, katalizörün işlevini sanatçı yapamaz. Sanatçı üretir. Bununla kendisinin de ilgilendiği durumlar olabilir; ama mükellefiyet değildir. O, üretmekle mükelleftir; onu değerlendirmek başka bir yapı gerektirir. Biz işin sevdasında kendimizi onlarla da uğraşır bulduk; ama bu bir lükstür, ben daha üretken daha verimli işler yapan bir kişi olma şansımı bu tür yan meseleler yüzünden belki de azalttım. TRT telefon ediyor, İstanbul’un silueti gerekiyor diyor, bana ne demem, bu kentin hemşerisiyim, bir sorumluluğum var, çağrılınca giderim. Ancak bu, sanatçının pozisyonu değildir.

Ben de bunu söylüyorum, sanatçının sorumluluğu var.   
Sanatçının sorumluluğu, neyle uğraşıyorsan onun üzerinden bir dünya görüşünü sergilemektir. Bu iş felsefesiz olmaz. Anlatılan, sonuçta fotoğraf için mutlaka insana, doğaya dairdir. Her sanatçı, bir şey üzerinden bir dünya görüşü sunuyor; başka türlü olmaz. Benim için doğrudan fotoğraf dediğimiz bir ana yol vardı. Ben o yolda yürüdüm. Benim 51 yıllık romatizmam: Neyiz, kimiz, neymişiz, nereden gelip nereye gidiyoruz, insan kim, doğa nasıl bir doğa?... Bunların yerlilik içinde anlatılması. Başkalarının gözlüğüyle bu işler olmaz.

Dijital devrim fotoğrafı nasıl etkiledi?   
Yaygınlaştırdı, ilgiyi artırdı. Ucuzlattı. Bugün dünyada cep telefonları dâhil, 1 milyar 250 milyon kamera var. Bu ölçekte bir sanat eylemi olduğunu düşünebilir miyiz? Bu, araçlarla ilgili değil. Fotoğrafın yaygınlaşması iyidir ancak ne yapılıyor, nasıl yapılıyor, bir dil oluşturabiliyor mu? Bunlar sorulması gereken ciddi sorulardır. Fotoğrafın felsefesinin bu genişlemeye paralel bir güç kazandığı düşüncesinde değilim. Biz ne yapmalıyız, ne üretmeliyiz, üstüne ne koymalıyız, bizim farkımız nedir? Kimse kendisini zorlamak istemiyor. Yeterli değil. Zaaflarımız var.

Fotoğraf çekmek kolaylaştı. Geziyorum, görüyorum, ne güzel işler yapıyorum. Kendimizi tatmin ediyoruz.   Ama onlar fotoğraf değil, görüntü. 

Bu yaygınlaşma onu getirdi beraberinde.   
Bunu önlemek de mümkün değil. İnsan; sanat denen hadisenin herkese mahsus olmadığını, ara bir bilgi katı gerektirdiğini, bu olmazsa fotoğrafın büyük bir görüntü kolaylığından başka bir şey olamayacağını anladığı gün ya onun arayışına girecektir ya da vazgeçecektir. Sanat nedir, ne işe yarar, kimin için üretilir? Konuyu bu yönleriyle almazsanız yaptığınız oyalanmadır. Yapsınlar, etsinler ancak misyon o değil. Sanatı, sanatçılar yapar. Kardelen diye bir çiçek vardır; soğuk var, ortalık buza kesti, kar yağıyor demez, karı deler ve çıkar. Mesele budur. Sanat denilen hadise, insanın yapmadan duramayacağı bir şeydir. 
           
4.  
Bana sunulan çayı, pencerenin önüne keyifle uzanan koltuğa oturup kitaplara karşı yudumlasaydım belki bu güzel çaya haksızlık etmeyecektim. Ancak kitaplara seyirci kalmam zordu. Hele bir de sınırlıysa konukluğun… Gültekin Çizgen’in kızlarının, babalarını kitapla özdeşleştirmelerine hak vermeden edilemezdi bu mekânda.  

Yaşamlarımız, adlarımız önlerine koyacağımız nitelikleri çoğalta çoğalta akıp gider mi? Fotoğraf sanatçısı. Ressam. İllüstratör. Yüzlerce mültivizyon programının yapımcısı ve yöneticisi. Yazar. Yeni Fotoğraf dergisinin kurucusu. Mimar Sinan Üniversitesi Fotoğraf Enstitüsü kurucu onur üyesi. Profesyonel Tanıtım Fotoğrafçıları Derneği kurucu başkanı. Gezgin. Sanatsal cam üreticisi… Halen çalışıyor, duramıyor!                                                    
Ben “mutlu bir yaşamdı”ya tanıklık ediyordum.  
                                                              
Hava ılıktı. Akşam çöküyordu. Eminönü’ne kadar yürüdüm. Bir kadın saksafon çalıyordu. Göğsüme bastırdığım kitapların içinden duyuyordum sesini. Bana kitaplar armağan edilmişti. Ne sevinçti!
                                                                               “İyi günler İstanbul!” 

“Yaşamın içindeyiz!” 


Sevda Müjgan Yüksel
Evrensel Kültür Dergisi, Mart 2010



Mobirise

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.