bootstrap table

Ankara Kitap Fuarları



İstanbul Günlükleri
2017


27 Kasım 2017, 18:45 · Üsküdar, İstanbul 

Janeette bu kez bana dedi ki "O halde hiç soru sormamak daha mı iyi? O halde halinden şikayet etmeyen bir domuz olmak, mutsuz bir Sokrates olmaktan daha mı iyi?" Bu, zor bir soru! Ancak sonrasında sözü "aşkın insanı hem parçalayan hem de iyileştirip bütünleştiren gücüne" getirince anlaşılacak bir şey bulamaz oldum. Kitabın dünyasına giremedim. Metrobüsten sonra metroda da okumayı sürdürdüğüm kitabı kapattım. Yanımdaki koltukta oturan kadın henüz beş aylık olduğunu öğrendiğim oğlunu eylemekte zorlanıyordu. Orçun bebek, beş parmağıyla bir parmağımı sıkı sıkı sardı, bir daha da bırakmadı. Bir bebeğin dokunuşu, çok iyi geldi yüreğime. Sessiz sedasız sevdik birbirimizi. Bebeği kucağında eyleyen kadın çok gençti. Kuşkuyla sordum: "Sen bu bebeğin annesi misin?" "Evet." dedi. " Sen de çok küçüksün!" deyince karşı çıktı bana. 24 yaşındaydı! Ah, ben de onun yaşında anne olmuştum. Onu bekleyen her şey bir koşu geçiverdi gözümün önünden! Ne büyük bir emek! Sonrası... Üsküdar'a vardığımda hala zamanım vardı. Derneğe (Çağdaş Drama Derneği) gitmek istemedim. Çok gürültülüydü. Gözüme önünden hep geçip durduğum bir pastane takıldı. Üsküdar zaten insanı pek çok yönüyle geçmişe çağırır durur. Ben bunu pek sevmem ama bu kez karşı çıkmadım. Kapıyı azıcık araladım. Genç ve nazik garson, bana yalnızca kış mevsiminde yaptıkları kabak tatlılı muhallebiyi önerdi. İkisini de ayrı ayrı severim. Birlikte de sevdim. Jeanette ile yeniden konuşmaya hazırlanırken yan masada oturan iki genç takıldı gözüme... Daha doğrusu masanın üzerinde buluşan ellerinden yayılan o utangaç duygu... Aşk, onlara yakışıyordu. 20'li yaşlara birkaç adım kala... Sonra metrodaki genç anne... Sonra ben... Geçip giden nice şey! Her şey bu kadar olmamalı! Haydi kalk! Ders başlamak üzere!


13 Kasım 2017 Büyükçekmece, İstanbul

İlhan Berk'in bir sözüyle karşılaştım geçenlerde. O günden bugüne de kafamda dönüp duruyor. Berk, yazan insanların mutsuz insanlar olduğunu mu söylüyordu ya da yazmanın insanı mutsuz ettiğinden mi söz ediyordu, kafamda birbirine girdi bu ikisi. Berk, yazmanın mutsuz evreninden resim yaparak kurtulduğunu da belirtiyordu. Belki ben de bunun için fotoğraf çekiyorumdur. Diyorum ki bu çiçek yüklü pembe araca, al götür beni uzaklara! Yollar, yollar iyi gelir bana. Hatta artık hiç yazma, hep yollarda ol!




29 Ekim 2017, Fatih, İstanbul

Ağacın altındaki hani şu arkasını dönüveren kız çocuğunu görüyor musunuz? Başının üzerinde gelişigüzel toplanıveren o kıvır kıvır saçlarına bayılmıştım. Fotoğrafını çekeyim istedim. Hiç oralı olmadı. Ben gönülsüz çekim yapmam. İstemiyorsa... Bu arada gözünü fotoğraf makinesine diken iki çocuğu ise sonradan fark ettim. "Sizin fotoğrafınızı çekmemi ister misiniz?" diye sorar sormaz karşımda yerlerini aldılar. Ben deklanşöre basar basmaz da kendilerini görmek için harekete geçtiler. Bana da elbette objektifimin neyi yakaladığını onlara göstermek düştü.Canlarım! Sizler dünyanın en güzel varlıklarısınız!
Bu arada Gülay Şakar'ın makinesini kapan T.c. Zilif Bulmanın oğlu Tolga tüm bu anlara tanıklık etti. Ne iyi etti.

29 Ekim 2017, Cankurtaran, İstanbul

Biz lise öğrencisiyken resim ya da müzik dersinden birini seçmek zorundaydık. Ben ne müziğe ne resme yeteneğim olduğunu düşünürdüm. (Şimdi keşke karşıma resmi ya da müziği bir ders olarak görmeyen bir öğretmen çıksaydı diye düşünüyorum. Farklı bir resim ya da müzik eğitimi alabilseydim...) Sonuçta birini seçecektik ve ben çalışarak geçer not alacağıma aklım kestiği için müziği seçmiştim. Flüt çalıyorduk. Önümüze notaları koyuyor ve... O gün bugündür Dede Efendi adı benim için "Gülnihal"le yan yana durur. Belleğimde hep kalan bir ezgi... Derken "Dede Efendi burada yaşamış." diye bir ses geliyor kulağıma. Karşımda iki katlı bir konak... Görevli genç bir kız ve erkek, konağın kapısını kitleyip çıkmak üzereyken bizi fark edince konağı yeniden açıyorlar ve biz kendimizi içeride buluyoruz. Aslına uygun olarak restore edilen konakta aklımdan ilk geçen ne kadar sade bir yaşamın izleri var düşüncesi oluyor. Bu, Dede Efendi ile değil de restore edenlerle ilgili de olabilir elbette. Ama sonuç bu: Kadının el emeği, sedirler, ortada bir tepsi, yüklük... Bizim evlerimiz niye bu kadar tıkış tıkış ki? Biz oradan ayrılırken içeride lise öğrencisi genç bir kız flütüyle "Gülnihal"i çalıyordu😀



14 Ekim 2017, Karaköy, İstanbul

Defalarca geçip gittiğimiz yerler pek az tanıdığımız yerler de olabilir. Nazım Kültür Merkezi'nin düzenlediği Kent Keşifleri gezisine ikinci kez katılıyor ve bu kez geçip gittiğim Karaköy'ü tanımadığımı anlıyordum. Hanlar, kiliseler, camiler... Geçmişin izini onlar aracılığıyla sürmeyi çok da yeğlemem. Derken Bedri Rahmi adı çalınınca kulağıma dikkat kesiliyorum. Önünde durakladığımız çirkin binanın alınlığına meğer Bedri Rahmi'nin eli değmiş. 1965 yılında binanın alt katında yer alan tatlıcının (Bugün de tatlıcı ki bir tatlıcı da bu biçimiyle sanatsal bir çalışmaya yer verilmesini çok dikkate değer buldum.) bir duvarı boydan boya yine Bedri Rahmi'nin bir çalışmasıyla kaplı: Kağnı. Bu durumda orada soluklanmadan geçilip gidilemezdi. Biz de öyle yaptık. Hatta "Nar tanem, nur tanem, bir tanem..." diye başlayınca Bedri Rahmi de sokuldu aramıza😀Çay içtik, şiir okuduk, söyleştik, mutlu olduk.

Sarıyer

17 Temmuz 2017 Belgrat Ormanları

Gölün içine yerleştirilen banka baktım ve orada oturmak ne güzel bir keyif diye düşündüm. Ama yalnızca düşündüm. O banka oturmak için ıslanmayı göze almak gerekti. Biz büyükler için ha deyince olacak iş değil. Gölün kıyısından ayrılırken gördük ki iki çocuk bu keyfi kaçırmamış😀Gel de özenme!

Belgat Ormanları

17 Temmuz 2017 Sarıyer

Tam da bugün eskiyen araba lastikleri ne yapılabilir diye konuşurken doğa bize yanıt verdi. Ve muhteşem renkler... Ben renklere aşığım😀 Bu arada köpekçik de ne olup bitiyor hiç anlamadı. Fotoğrafımı çekiyorsun diye laf de etmedi. Ona da uzaktan sevgiler...


4 Temmuz 2017, Büyükçekmece 
Fotoğraf sanatçıları gündoğumu ya da batımı fotoğraflarına burun kıvırırlar. Doğa zaten olduğu biçimiyle güzeldir. Senin ona dikkate değer bir katkın olamayacağını söylerler. Sözün özü "Fotoğrafa değil doğaya bak"tır. Oysa her baktığımız görebildiğimiz öyküsüyle güzel. İki genç kız günbatımına karşı sigaralarından derin derin nefesler çekerken ben yüreklerini darlayan o acıyı hissettim. Nedenlerimiz benzemese de acılarımız benziyor çünkü. Acının ortak bir dili var. Bak, dedim, ben sizin ablanız sayılırım. Sezen Aksu da benim ablamdı, şarkılarını dilimizden düşürmediğimiz bir dönem vardı. İlk ondan duymuştum "Hiçbir acı sonsuza dek sürmez." Siz de benden duyun. Hiçbir acı sonsuza dek sürmez. Güneş de duydu beni. "Batarken de doğarken de aynı muhteşem renklere boyanıyorum ama birinin ardı karanlık öbürünün aydınlık." dedi. Sonra sustuk. Denizde hiç dalga yoktu.


10 Haziran 2017, Haydarpaşa
Tam Mahir Ünsal Eriş'le "Aşk Bahsi" üzerine söyleşirken çıkageldi Sinop mantısı. Mantıyla aşkın bir ilişkisi olduğundan değil elbette. Benim mantının hazırlanmasını beklerken Kafa dergisine dalmamdan. (Bu dergi adlarını da ne yapmalı, bilmem!) Masanın üzerine yan yana düşüverdiler. Öncesinde yiyip de anımsadığım bir Sinop mantısı olmadığı için önüme geleni onlarla karşılaştıramayacağım ama arada yense fena olmayacak gibi duruyor bu mantı. Belirtmeden geçemeyeceğim. Aşk bahsine gelince onun üzerine kimin söyleyecek bir ton sözü yok ki! Ama bu genç adam (Eriş) "Kafa"sına yerleştirdiklerini pek güzel derleyip toplamış. "Oysa aşk, kim olduğumuza değil bizi kime ya da neye dönüştürebileceğine bakar." Neden bilmem, o dönüştüğümüz de canımızı yakar sık sık. Şimdi üstüne bir de çay içip Kadıköy'ü güzel bırakayım. İçimde pek bir iyi olma hali... Eee, kitapların arasından çıkıp gelmişim. Anlatacağım. Sonra...

22 Nisan 2017, Süleymaniye
Bugün sokaklarının ve göğünün yüzü asık ülkemde yalnızca kuru fasulyeden söz etmek istiyorum. Sürekliliği olmayan her şey benim gözümde çekicidir. Bundan olsa gerek yolumu çok az düşürdüğüm tarihi kuru fasulyecileri arada özlemle anıyorum. Kuru fasulyenin de her şey gibi bozulduğu bu ülkede hakkıyla bir kuru fasulye yemek hala 10 TL'niz varsa mümkün. Oturduğumuz lokantanın girişine "1939'dan beri " diye bir not düşülmüş. 75 yıldır gidiyorsa bir iş orada durmak gerek değil mi? Övgülerle fasulye yemeğe getirdiğim arkadaşa soruyorum: "Nasıl buldun?" Günün sözü ondan geliyor: "Benim evde pişirdiklerim gibi." Böylece fasulyeye gölge düşürse de ben güneşte kalmayı sürdürüyorum. Bugün ne ciddi bir iş yapacağım ne de ciddi konulara kafa yoracağım. Çok doldum. İzninizle yalnızca kuru fasulye yiyip mutlu olacağım. 


1 Mart 2017, Florya Sahili
Bugünlerde kafamda martılarla dolaştığım doğrudur. Çünkü "Gözlüklü Martı" diye bir öykü kahramanı musallat oldu başıma. Epey de yol aldık aslında. Ardından aklıma takıldı, böyle bir kitap falan olmasın? Durduk yerde, taklitçi de olurum. Adettendir, korktuğumuz başımıza gelir ya bir karikatüristin yarattığı "Gözlüklü Martı" diye bir kahraman gerçekten de varmış. Hatta üstüne İzmir'de bir heykeli bile dikiliymiş bu martının. Gerçi öyküsünün benimkiyle hiçbir ilgisi yok. Bir öykü kişisine "Ayşe, Mehmet, Kaya" vb. bir ad vermek gibi bir şey bu. Ardından kendime, kafa yorma, dedim. Senin Gözlüklü Martı'n yolunu düşürür bir gün İzmir'e, konar oradaki Gözlüklü Martı heykelinin üstüne. Onunla tanışır, kaynaşır, pek de severler birbirlerini😀


26 Şubat 2017, Büyükçekmece
Kimi insanlar yediklerini, içtiklerini paylaşan insanlardan hazzetmiyorlar. Ben onlardan değilim. İnsanı mutlu kılmışsa hiçbir paylaşıma itirazım yok. Bu uzun girişi yediğimi/içtiğimi paylaşmaya hazırlık sananlar yanılacaklar. Bu akşam eve dönerken içimdeki çocuğun sevinmeye ihtiyacı vardı. O benden uzaklaşınca ben çok mutsuz oluyorum. Çocuklar pastayı severdi. Pastanede tezgahın gerisinde duran genç, aydınlık yüzüyle gülümsedi bana. Ben onu sevdim. O da yaptığı işi seviyordu. Önce aile boyu bir pasta satmaya niyetlendi bana. Aile deyince aklıma kızım geldi. O da benden uzaklardaydı. İçimdeki anne özlem duydu. Zaten kızım yaş pastayı da sevmezdi. Ben kabul etmeyince mutlu tezgahtar genç gösterdiğim pastayı paketlemeyi kabul etti. "Çocuk için mi?" diye sordu. "Evet." dedim ama içimdeki çocuk için olduğunu kendime sakladım. Bu arada pastaya son aldığımdan bu yana yüzde 25 zam gelmişti. Öyle ya dolar molar artıyor, bir şeyler oluyor bu ülkede . Sonumuz HAYIR olsun deyip duruyoruz. Elimde pasta poşetiyle dışarıya çıktım. Yağmur çiseliyordu. Çise çise yağmurun yüzüme değmesinden hoşlandım. Önümde uzanan 15 dakikalık yol, 45, 75, 125 dakika falan olsun istedim. Yağmurda yürümeyi seven de içimdeki genç kız. Hay Allah! Epey kalabalıklaştım. Evime varınca bir iyi hal geldi üzerime. Yanına giderdi gitmezdisine hiç kafa yoracak değilim. Bir kadeh kırmızı şarap olsa dedim yaş pastanın yanına. Ben demedim aslında. İçimdeki aşık bir genç kadın söyledi. Ben kimdim, bilemedim geceye uzanan bu saatlerde.


6 Şubat 2017, Esenkent
Geçen yıl bugünlerde Küba'daydım.  
Şimdilerde bunalmışım iyice. Sıkışmışım! Derken karşıma Havana Parkı çıkmasın mı? Bu, "Küba'nın başkenti Havana mı?" diye şaşkınca düşünceler geçerken aklımdan (Başka Havana mı var?) parktan içeriye giriyorum. Beni Jose Marti karşılamasın mı? (Onu yalnızca "edebiyatçı ve yazar" diye nitelemek olacak iş mi? Ayrıca bu arada "edebiyatçı ve yazar" arasındaki ayrımın ne olduğuna da ermiyor aklım. Jose Marti, Küba'da Küba bağımsızlık mücadelesinin önderi olarak yaşamaktadır.) Üstelik yanı başına Atatürk'ü de alıvermiş. Küba bugünlerde Fidel Castrosuz kaldı. Türkiye'nin başında dolanan musibetler ise pek çok! Yani söz uzun. Uzun da bakıyorum, umutsuz bir hava hiç esmiyor aralarında. Atatürk "Türkiyemiz 'HAYIR'lara erecek!" diyor. Jose Marti de ondan geri durmuyor: "Her işte bir HAYIR vardır." Yüreğime bir iyi geliyor bu HAYIR'lar! Onları kocaman kucaklıyor ve ayrılıyorum parktan.
Bu arada anıtın birkaç kez tahrip edildiğini ve onarıldığını da öğrenmek üzüyor beni. Olmayacak işlerin olduğu ülkemde HAYIR'ların yakın olmasını dilerim.




2 Şubat 2017, Küçükçekmece
"Kurşun Ata Ata Biter"i okuduğumda lise öğrencisiydim. Orada şu anda adını anımsamadığım bir kadın kahraman Küçükçekmece Gölüne bakan bir evin düşünü kurdu durdu roman boyunca. Düşü gerçek olmadı. Pek çok üzülmüştüm buna. Sanki düşü gerçek olmayan bendim. Bunca yıl sonra kıyısında durup Küçükçekmece Gölüne bakıyorum. Aklıma ilk gelen "o" oluyor. Hala bir kitabın sayfaları arasında düşler kurup duruyor. Onu sevgiyle anıyorum. 

Bahçeşehir

6 Şubat 2017, Bahçeşehir, Gölet

Kıştır. Yağmur, çamurdur. Ağaçlar çıplaktır, üşür. Martılar gölette kısmetlerine ne düşecek diye bekler. Bir de binalar vardır, gökyüzünü keser. Anlarız ki gökyüzü o nedenle çatmıştır kaşlarını, asmıştır yüzünü. Bu İnsanoğlu doğaya düşman mıdır? 

Salep

28 Ocak 2017, Bakırköy

Salep deyince akla ne gelir? Benim aklıma Sait Faik geliyor, daha doğrusu "Semaver" adlı öykü. Hani orada Ali'nin çalıştığı bir fabrika vardır, fabrikanın önünde güğümleriyle salep satan satıcılar, salep içen işçiler... Belleğimi yokluyorum salep üzerine başka bir anı yakalayamıyorum. Anı mı? Ah! Sevgili dostum Dursiye, bana üniversite yıllarımda hep derdi ki çık artık kitapların dünyasından! Görülen o ki hala başarabilmiş değilim. Ne gam!

30 Ocak 2017, Beyoğlu
Galatasaray Lisesinin hemen karşısında yer alan binanın eski Galatasaray postanesi olması benim için bugün Galatasaray Müzesi olmasından daha dikkate değerdi. Çünkü "Galatasaray Lisesinde yatılı okuyan öğrenciler bu postaneden ailelerine mektuplar, kartlar gönderirdi." cümlesinde öykü kokusu vardır. Futbol ise yaşamıma olabildiğince yabancıdır. Derken müzede Ali Sami Yen'le karşılaşıyorum. Ali Sami Yen de benim için Mecidiyeköy'de artık olmayan bir stadın adıydı. Arada önünde eş dostla buluşmuşluğum, otobüse binmişliğim vardır. Bu kadar cahilliğin (!) içinde beni aydınlatan "Ali Sami Yen, Şemseddin Sami'nin oğludur." cümlesi oluyor. Şemseddin Sami mi dediniz? Hani şu yıllarca derslerde öğrencilere edebiyatımızda ilk romanı (Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat) yazdığını yineleyip durduğum (Bu da artık tartışılır bir bilgi oldu.) Şemseddin Sami. Ne naif bir romandır o. (Naif yerine çocuksu da denebilir belki ama ben "naif" sözcüğünde anlamına daha uygun bir ruh bulurum.) İşin içine bir yazar girerse elbette bu kadarla kalmam olmaz. Karşımda İslamiyet ile Sosyalizmi bağdaştıran, insanlığın kurtuluşunu sosyalizmde gören bir Osmanlı aydını vardır. Hatta kulağıma çalınan dedikodular bile eksik değildir. İkinci eşi; bir münzevi hayatı süren, çeviriler yapan, sözlükler hazırlayan, tiyatro oyunları kaleme alan sözün özü karınca gibi çalışan ve üreten kocasının kitaplarından hiç hazzetmez. Ölümünün ardından bütün kitapları ve defterleri hurda kâğıt imalatı/alımı yapan birine satar. (Buna pek çok üzülmüşümdür.) Üstelik o, kadınları eğitmenin önemine dikkat çeken bir aydındır: "Erkekleri eğitmek gölge veren bir ağaç dikmek, kadınlara eğitim vermek ise hem gölge hem meyve verecek bir ağaç dikmektir. Gölge, kendi eğitilmişliğinden topluma yapılacak iyilik, meyve ise yetiştirilecek eğitim görmüş çocuklardır. Kadınları eğitmeksizin yalnızca erkekleri eğitmeye çalışan bir toplum kum üzerine temelsiz bir köprü kuran, yağmur yağdıkça köprünün yıkıldığını görüp yeniden yapmaya mecbur olan bir adama benzer. Bir toplumun eğitiminin temeli kadınların eğitimidir." Görülen o ki terzi yine söküğünü dikememiştir. 
Şemseddin Sami üzerine daha pek çok konuşurum da öğrendiğim üzere Galatasaray'ın kurucusu Ali Sami Yen'in kaşları çatılsın istemem. Bir de Metin Oktay var ki selam vermeden geçemeyeceğim. Kendisi Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamının durdurulması için yürütülen imza kampanyasına destek verdiğini öğrenmemle futbolculara karşı duyduğum ön yargıdan utanmama neden olmuştur.
Bir müzeye postanedir diye yolunu düşürüp edebiyat dünyasına uğramak ve futbolcuları selamlayarak oradan çıkmak da işte böyle olur!
Beyoğlu

Galatasaray Müzesi

Beyoğlu

Mobile Friendly

30 Ocak 2017, Beyoğlu
Arada İstanbul'u turist gibi gezmek gerekir. Bugün tam da bunu yaptık. İstanbul'da ayağımın en çok değdiği (dolayısıyla da en çok bildiğimi düşündüğüm ama daha epey bilmem gerekenler olduğunu fark ettiğim) Beyoğlu ve civarında Anadolu Gezginleri'yle keyifli saatler geçirdik. 
Bana yarı yaşamaktan vazgeçemediğim var olmayan dünyaların kapılarını By Retro açtı. Ben onu 2. el kostüm ve giyim mağazası diye adlandırmaktansa kıyafet müzesi diye adlandırmayı yeğlerim. İstiklal Caddesinde Suriye Pasajının alt katında yer alan mağaza dünyanın 2. büyük mağazasıymış, Türkiye'nin ise 1. Neşet Ertaş tarafından açılması ve ilk çalışanının Tuncel Kurtiz olması ise dikkate değer bir başka yönü. (Bugün oğlu tarafından işletiliyor.)
Mağazaya girerken bizi yalnızca Yeşilçam oyuncuları değil Yeşilçam film müzikleri de karşıladı. "Bu takım elbiselerde hangisini Tarık Akan giymişti?" ya da "Hangisi Emel Sayın'ın sahne kostümüydü?" gibi sorularla mağazada dolaşırken ister istemez iyimser bir hava geldi kondu üzerimize. Agatha Christie’nin 1920’li yıllarda Pera Palas Otel’inde ilk kez Mustafa Kemal Atatürk’ün düzenlediği Cumhuriyet Balosu’nda giydiği kıyafetin bile yanımızda yöremizde olma olasılığından ise oradayken habersizdik. 
Bana sorarsanız ayrıca tam bir öykü cennetiydi. Bunu arada anımsasam iyi olacak!


22 Ocak 2017, Belgrat Ormanları
Baktım ki yürüyüş grubundan güneşli bir pazar günü (Hava sıcaklığı 7 derece) Belgrad Ormanlarında bir yürüyüşe çağrı var. Kaçırılmaz bir fırsat, dedim. Düştüm yola. Evden çıktığımda hava hala karanlık olduğu için (Meteorolojinin tahminlerine güveniyoruz, bir gün önce de hava pek güzeldi.) ipuçlarını alamadım gökyüzünden. İstanbul'u bir baştan bir başa geçip de Bahçeköy'e vardığımızda meteorolojinin tahmin yürüttüğü İstanbul'un neresi olduğunu gerçekten merak ettim. Tepemizde gökyüzü yağdım yağacağım diye bizi sürekli tehdit ediyordu. Rehberimiz de bizler için vaat ettiyse de güneşi doğuramadı😀Neyseki doğa her mevsim güzel kalmayı biliyor. Sararmış yapraklarda ben hep hüzünden öte bir derinlik bulmuşumdur. Yapraklar sen üzerine bastıkça dile gelirken sessizce yürüyeceksin. Ruhun ve bedenin yenileyecek kendini.
Aslında tedbirsizdim bugün. Çok üşüdüm. Eve dönüp battaniyemi dizlerime alıp çayımı yudumlarken film izlemeyi özledim. Özlemime kavuştuğum şu an bedenimdeki ve ruhumdaki bu iyi olma halini Belgrad Ormanlarında adımladığım yollara borçluyum.

20 Ocak 2017, Büyükçekmece
Bu sabah gözlerim aralandığında gördüğüm rüyanın güzelliği hâlâ içimdeydi. Eski bir arkadaşla dans ediyorduk rüyamda. Ruhuma en iyi gelen eylemlerden biri... Yarıyıl tatili geldi, eski arkadaşım da özgür kalacak on beş gün. Özledim onu. Yolunu düşürse ne iyi olacaktı İstanbul'a. Rüyalarım bile öyle söylüyordu. Ben biliyordum onların ne söylediğini. Ancak işgüzarlığım tuttu. İnternette rüyama yorum aradım. Kes yapıştır birbirini kopyalayan sözde sitelerin dayandığı temel site rüyaya dinsel açıdan yaklaştığı için dans etmek gibi günah bir eylemde bulunmam elbette hayra yorumlanmayacaktı. Öyle de oldu. Uzun yorumların özü bugün bir "musibet"le karşılaşacak, arkadaşımla da kavga edecektim! Yaşama bu gözle bakan insanların varlığı yeniden acıttı/daralttı içimi. İçim dar zaten. Kalk, sahile in, dedim kendime. Güzel bir kahvaltı et orada. Rüyanın ruhuna verdiği iyiliği koru.

Bu kez dinledim kendimi. İndim sahile. Baktım denizin üstünde kuşlar meclisi toplanmış. Karabataklarla martılar iç içe. Telaşlandım birden. Girmesinler şimdi birbirlerine. Birbirlerinin saçlarına başlarına yapışıp ittirip kaktırıp yumruklaşarak zarar vermesinler. Meclis deyince aklımıza başka şeyler gelmez oldu bugünlerde. 


Yaşlı bir martı dile geldi: "Bizler ilkel insanlar mıyız? Uygar kuşlarız." Ne desem şimdi? "Bizim ilkel olduğumuzu da nereden çıkardınız?" diye karşı çıkacak olsam sahilde gezinen kediler, köpekler bile halime gülecek diye korktum.

Kahvaltı tabağım önüme gelince yüzüm yeniden güldü. Mutlulukla ilgisi olan kahvaltı... (Cemal Süreya'ya bir çay benden!) Ardından da Halide Edip'in anılarına dalardım. Gerçi sevmedim bu kitabı. Anı kitaplarında olması gereken sıcaklıktan, içtenlikten yoksun geldi bana. Sanki birileri ısmarlamış da o da yazmak zorunda hissetmiş kendisini. Zaten Halide Edip deyince benim aklıma hep "Handan" gelir. Liseye gidiyordum onu okuduğumda. Sonra başka kitaplarını da okudum ama hiçbiri "Handan"ı geçemedi benim için.

Karla karışık bir yağmur atıştırmaya başlayınca kente çökmeye niyetlenen griliğe de "HAYIR!" diye bağırmaktan alamadım kendimi. Grilerin yolu aydınlığa da karanlığa da çıkabilir. İyisi mi biz "HAYIR!" diyelim.

Mobirise


15 Ocak 2017. Büyükçekmece
Bugün gökyüzü güneşli, deniz sakin olsaydı içimde karşılığını bulmazdı. Gökyüzü gri, deniz dalgalıydı; beni ıslatan kıyıya çarpan dalgalardan kalan damlalar mıydı, çiseleyen yağmur mu? İnsanlar oradaydı. Yanlarına çocuklarını da katıp balık tutan bir çift, kucağında köpeğiyle yürüyüşe çıkan bir kadın, birbirine sarılmış denizi izleyen iki sevgili, arkasına denizi alıp özçekim yaparken kendine gülümseyen genç... Hatta köpekler, martılar, eşeğine ters binen Nasrettin Hoca (heykellerden biri)... Yaşamın olağan akışında olmasına gereksinimim vardı ve yürümek yine en güzel eylemdi! Yolum "HAYIR"a çıktı!

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.