bootstrap menu

Ankara Kitap Fuarları

Montreal'de İki Aydan Kısa Kısa Notlar

1.
Denizci Saat Kulesi Anıtı, Montreal'in simgesi kabul ediliyor ve dünyanın ünlü saat kuleleri arasında anılıyorsa fotoğraf makinemin o kuleye tırmanması kaçınılmazdır. Ancak Theresienstadt Toplama Kampı'nda (Çek Cumhuriyeti Terezin) idam edilecek Yahudilerin idam edilecekleri alana götürülürken yürütüldükleri, hemen hemen bir insan genişliğindeki karanlık koridordan geçtiğimden beri dar, karanlık yerlerde kalbim sıkışıyor, kendimi kötü hissediyorum. Kuleye inen çıkanların azlığı da göz önüne alındığında 148 metrelik bir kuleye tırmanış benim için zor olabilirdi. Ardımda kalan merdivenlerin sayısı artarken, önümde kalanların sayısını bilmezken vazgeçmeyi zaman zaman düşünmedim değil. Vazgeçişler ardında keşkeler bırakabilir ve ben en önemlisi fotoğraf makinemi düş kırıklığına uğratabilirdim. Oysa fotoğraf makinem yolculukta benim en iyi dostumdur. O olmazsa yolculuğa çıkmak bile benim için büyüsünü yitirebilir. Sonunda bir kenti daha yüksekten görmenin ki benim en sevdiğim görüntüdür, keyfini makinemle birlikte yaşadık.

2.
Bir kentte "Sanat Meydanı" (Place de Arts) diye anılan bir yer varsa o kent (Montreal) güzel bir kenttir. Sürekli etkinliklerin olduğu bu alanda uluslararası bir dans ve müzik gösterisi izleme şansı yakaladım. Ancak bu kez uluslar bizim için pek kulağımızın duymaya, gözümüzün görmeye alışık olduğu uluslar değildi: Şili, Arjantin, Venezuela, Kolombiya, Meksika, Küba... Dansın ve müziğin ortak dilinde yaşama sevinci vardı. Bir de açılan bir pankartta da dile getirildiği gibi "dayanışma" çağrısı.

3.
1976 Yaz Olimpiyatları, 1976 yılında Montreal'de yapılmış. 40 yıl sonra Montrealliler, bu olayı Montreal Senfoni Orkestrasının stadyumda verdiği bir konserle andı. Sandalyelerini yüklenip stada akan insanların arasına biz de karıştık. Nasıl bir kalabalık... Ama en küçük bir sorun yok. (Bu arada bizi arayıp tarayan polisler de yok.) Stadın birçok yerine kurulan dev ekranların önünde şampanyalarını yudumlayarak konser izleyenler de var, uzandığı yerden gökyüzüne bakarak dinleyenler de... Birden kulağıma çok tanıdık bir ad geliyor: Nadia Comaneci. Benim siyah beyaz televizyon ekranından izleyip hayran olduğum Roman jimnastikçi, 1976 Yaz Olimpiyatları'nda tüm jüriden 10 üstünden 10 alan tek sporcu olmuş. 40 yıl sonra Nadia Comaneci'yi bu kez dev ekranda karşımda görünce "Hayat!" dedim "Senin ne güzel sürprizlerin var!".

4.
Bugün dil okulundaki ilk günümdü. Öğle arasında kendimi hemen okulun yanındaki parka attım. Bu kentte sık sık karşıma çıkan parklar gerçekten yaşıyor. İnsanlar parklarda yürüyor, koşuyor, spor yapıyor, bisiklet sürüyor, yoga yapıyor, güneşleniyor, kitap okuyor, arkadaşlarıyla söyleşiyor, bir de bugün benim de yaptığım gibi yanlarında getirdikleri öğle yemeklerini yiyorlar. (Mangal yapıp ortalığı dumana boğan yok.) Çocuklar oyun parklarında, su parklarında oynuyor, dans ediyor. Yahudilerden oluşan bir grubun kendi müzikleri eşliğinde bir yerde dans ederken biraz ötede bir müslümanın namaz kıldığını da gördüm. Çevrenizde sincaplar geziyor. Ben hatta sincabın biriyle dost bile oldum. Onu bir öykümün kahramanı yaptım:) Martılar, göklerden çimenlere iniyor. Parklarda çeşmeler var ve akan suyun tadı çok hoş. Yanında dolaştırdığın su şişeni her yerde doldurabiliyorsun. Kimse kimseyle ilgilenmiyor. Kimse kimseyi hiçbir biçimde taciz etmiyor. Hiçbir park çer çöp içinde değil. Son derece temiz. Kimse ardında bir şey bırakmıyor. Ve gökyüzü... Ben Montreal'deki kadar güzel gökyüzü başka bir yerde görmemiştim. Bulutlar hep konuğu gökyüzünün... Uzanıp çimenlere izle! İzliyorum sık sık.

5.
Bu binayı tasarlayan mimarın çocukluğuna insek karşımıza legosever bir çocuk mu çıkar dersiniz?

6.
Montreal'de karşınıza ara ara "sokak piyanoları" çıkıyor. Başının boş olduğunu hiç görmedim. Notalarını koyup önüne piyano çalıyor insanlar. Bir kentte bu kadar çok insan nasıl bilir piyano çalmayı?

 
Kent uykuya durunca piyanonun da üzerine bir örtü çekiliyor. Ben kendi ülkemde de sokaklarda halkın kullanıma açık müzik aletleri ve onları çalan insanlar görmek istiyorum!

7.
Düğün törenlerini, yeni bir yaşama adım atmaya karar veren insanların (öyle iseler) coşkuları, inançları, sevinçleri nedeniyle severim. Yüzler güler, düşler tazedir. Bir kilisenin önünden geçerken Montreal'da hiçbir kiliseyi gezmediğimi fark ettim. İçeriye girdim. Karşıma bir düğün töreni çıktı. Oturdum sıralardan birine ve keyifle izledim sonuna kadar. Tüm dünyada düğünlerin dili ortaktı. Töreni yöneten din görevlisi, sık sık izleyenleri gülümseten sözler söylüyordu. Mutlu, özenli, sıcak bir ortamdı.

8.
Bir kafeteryadayız. Kafeteryanın önü boydan boya cam ve biz hemen ardındayız. Önümüz sıra uzanan cadde bugün trafiğe kapalı. Birden genç bir adam, elinde fotoğraf makinesiyle caddenin ortasına çömeliyor. O istediği kareyi yakalamaya çalışırken köpeği de yanıbaşına oturup bekliyor. Ben "Ah!" diyorum "Ne güzel bir fotoğraf karesi!" Elbette çantasından fotoğraf makinemi çıkarana kadar "o güzel kare" bozuluyor. Oysa boynundaki fotoğraf makinesi hiçbir zaman çantasının içinde tutsak olmamalı. Kızım, "Niye üzülüyorsun?" diye soruyor. "Gördün işte." Yani yeterli olmalı. Ama öyle olmuyor. Fotoğraf makinesiyle önce iki kez görüyorsun. (Bir bu kareyi çekmeliyim dediğnde bir de deklanşöre bastığında) Sonra kezlerce görüyorsun. Kafanın içi fotoğraf kareleriyle güzelleşiyor.

9.
"Ama evliliğin belalı bir kurum olduğuna inanmaya devam ediyorum. Düğünden önce her adam dikkatlidir, naziktir, göz koydukları genç kıza "kendi" karıları oluncaya kadar prenses gibi davranırlar, sonra hızla birer zorbaya dönüşürler, ona hizmetçi gibi davranırlar, tepeden tırnağa değişirler ve toplum da bu konuda onları yüreklendirir. Düğünden öncesi oyun mevsimidir, sonra ciddi, karanlık ve üzücü şeyler başlar."

Amin Maalouf'a ait bu sözleri bütünüyle doğru kabul etmiyorum ancak gerçeklik payı olduğu da inkar edilemez!
"Doğu'dan Uzakta"yı Montreal'de, parklarda okuduğum kitap olarak (güzel) anımsayacağım. Üstelik bitmesini de hiç istemiyorum. Çünkü yanıma yalnızca Türkçe üç kitap alabildim. Bir kitapçıya girip de Türkçe bir kitap bulamamak... Anadili olmadan eksik kalıyor insan!

10.
1976 Yaz Olimpiyatları, 1976 yılında Montreal'de yapılmış. 40 yıl sonra Montrealliler, bu olayı Montreal Senfoni Orkestrasının stadyumda verdiği bir konserle andı. Sandalyelerini yüklenip stada akan insanların arasına biz de karıştık. Nasıl bir kalabalık... Ama en küçük bir sorun yok. (Bu arada bizi arayıp tarayan polisler de yok.) Stadın birçok yerine kurulan dev ekranların önünde şampanyalarını yudumlayarak konser izleyenler de var, uzandığı yerden gökyüzüne bakarak dinleyenler de... Birden kulağıma çok tanıdık bir ad geliyor: Nadia Comaneci. Benim siyah beyaz televizyon ekranından izleyip hayran olduğum Roman jimnastikçi, 1976 Yaz Olimpiyatları'nda tüm jüriden 10 üstünden 10 alan tek sporcu olmuş. 40 yıl sonra Nadia Comaneci'yi bu kez dev ekranda karşımda görünce "Hayat!" dedim "Senin ne güzel sürprizlerin var!".

11.

Evinden çıkıyorsun. Otobüs durağı hemen önünde. Zaten duraklar birbirine (zorlu kış koşullarından olsa gerek) çok yakın. En çok 10 dakika bekliyorsun. Geliyor otobüs. Otobüs sürücüsü sana selam veriyor, biletini basınca teşekkür ediyor. İnerken de sen ona teşekkür edip iyi günler diliyorsun. Otobüsün içi tıklım tıkış değil. Kimse kimseye bağırıp çağırmıyor. Çoğu zaman rahat rahat oturabiliyorsun bir yere. 10 (haydi 15 olsun) dakika sonra varıyorsun gitmek istediğin yere. İstanbul'dan gelince olacak işler mi bunlar diye şaşıp kalıyorsun! Bu sabah da daha doğrusu öğleye doğru da öyle oldu. Kızımla kahvaltı etmeye gidiyoruz. Kafenin bulunduğu caddeye girdiğimizde olağan dışı bir hareketlilikle karşılaştık. Burada caddeler çok uzun. O upuzun cadde boyunca dükkanların önünde tezgahlar açılmış. Bir iki tezgaha göz atalım dedik. Kızımla aramızda Türkçe konuşurken tezgahtaki kız, "Türk müsünüz?" diye sormasın mı? Montreal'de Türkçe konuşan insanlar bulmak kolay değil. Arkasından kızın annesi de geliyor yanımıza. Ben neredeyse bir aydır kızım dışında ilk kez biriyle Türkçe konuşma olanağı buluyorum böylece. Kadın ve eşi, 36 yıl önce (1980'de) İstanbul'dan Montreal'e göçen Süryanilerdenmiş. "Kızlarım burada doğdu ama onlar da biliyor Türkçe." diyor. Bir takı dükkanı sahibiler. Bugün yılda iki kez olan açık pazarlardan biri gerçekleşiyormuş. Özelliği ise ne alırsan al, faturana eklenen gerçekten de yüksek verginin bugün alınmıyor olmasıymış. Burada devlet vergi almayınca adı indirim oluyor! Söz birden "Neler oluyor Türkiye'de?"ye geliveriyor. Görüyorum ki arkalarında da bıraksalar, 4-5 yılda bir de gelseler artık Türkiye'ye, gönül bağlarını hiç koparmamışlar ülkeleriyle. Kahvaltı yapacağımız kafeye varıyoruz. Boş yer olmadığı için (küçük bir kafe) önce kuyrukta bekliyoruz. Garson, bizi boşalan ilk masaya oturtuyor beş dakika sonra. Kendin gidip bir masaya oturamıyorsun yani. Ya da otururken "Aaa, cam kenarı boşaldı! Geçeyim hemen oraya!" da diyemiyorsun. Garsona bahşiş vermemek gibi bir seçeneğin de yok. Bahşiş, gelen hesaba kendiliğinden ekleniyor. Sen yalnızca memnuniyetine göre (bence asıl parana göre) yüzdesini belirleyebiliyorsun. Bizim açık büfe kahvaltı facialarımızdan sonra önüme gelen bagel, gözüme fazlasıyla yeterli görünüyor. Ayrıca çok da lezzetli. Güneşli bir cumartesi böylece başlıyor. Montreal'de sık sık yağan yağmurlar nedeniyle bu "güneşli" sıfatı çok değerli! 

12.
Royal Dağı'nın eteklerinde yer alan Mont Royal Parkı, pazar günleri Tam Tams diye adlandırılan bir festivale ev sahipliği yapıyor. George-Étienne Cartier (Kanadalı bir devlet adamı) Anıtının çevresinde toplanan insanlar birlikte davul çalıyor, dans ediyor. Herkes kendi halinde, hiçbir taşkınlık yaşanmıyor. Ben insanların başkalarına zarar vermedikleri sürece bildikleri gibi yaşamalarından yanayımdır. Kafaları güzelse kendi bilecekleri iş... Boş beleş insanlar da olabilirler, kokabilirler de... Park;, spor yapmak, güneşlenmek, kitap okumak, müzik dinlemek, alışveriş yapmak gibi başka seçenekler de sunuyor sana. Sen yeter ki bu güzel, güneşli günde yaşamaktan keyif almayı koy aklına. Biz de bir süre sonra dağa doğru yola koyuluyoruz. Yürünecek bir yol varsa benim için yaşamdan keyif almanın önceliği oradadır çünkü.

13.
Bugün dağlara vuracağım kendimi. Fotoğraf makinem de boynumda. Hava güzel... Daha ne olsun?
Montreal kenti, Monteregie dağ zincirinin bir parçası olan ve kente adını veren Royal Dağı'nn eteklerine kurulmuş. İçinden dağ geçen bir kent...En yüksek noktasının denizden yüksekliğinin 233 metre olduğu düşünüldüğünde "dağ" yerine "tepe" demek gerekir belki de ancak o bu kentte "Royal Dağı"dır. 
Türkiye'de olsam dağa çıkan yollar tekin değildir, alıp başını çıkılmaz derdim ama Montreal'deyim. Kışın çok soğuk olduğu dönemlerde kapatılan bu dağ, yaz günlerinde halkın en çok sevdiği yerlerden biri... Yürümek, koşmak, bisiklete binmek isteyenler dağ yollarında... Bu kentte insanlar spor yapmayı ne kadar öncelikli ve vazgeçilmez görüyor! 
Genelde fotoğrafların, asıllarından daha güzel olduğunu düşünürüm ama bu dağ yolunu gördüğüm ve büyülendiğim biçimiyle hiçbir fotoğraf karesine aktaramadım. Görkemli, ulu ağaçların kapattığı yollarda (Başından sonuna kadar izlediğinizde dağın bir ucundan öbürüne geçtiğiniz 4 - 5 km. civarı asfalt yolun dışında pek çok ara, toprak yollar da var.) gökyüzünü ara ara görüyorsunuz. 
En yüksek noktasına ulaşıp kenti bir de oradan göreyim dediğimde karşıma gökdelenlerin egemenliğine hazırlanan bir kent çıktı. Bana çekici gelmedi. 
Göle doğru indiğimde yeniden büyülenmeye başladım. 
Doğa güzelliği olarak bakmıyorum yalnızca. Benim ülkem de doğal güzellikleriyle elbette bir başka. 
İnsanların ve doğanın uyumu, insanların birbirlerini asla ve hiçbir biçimde rahatsız etmemeleri... Benim ülkemde "kadın" olanlar beni çok iyi anlayacaktır. Dağ yollarında yalnız bir kadındım ve bu kimsenin umurunda değildi! 
Sözcüğün gerçek anlamıyla huzur ve barış içinde... Bunu nasıl da özlemişim!
14.
Kendime bir salkım söğüdün altında (Belki de değildir salkım söğüt. Ben sevdiğim için salkım söğütleri, öyle görüyorumdur.) bir masa bulup yerleşiyorum. Karşımda bir göl, gölde ördekler, çevremde gezinen sincaplar... Bilgisayarımı çıkarıyorum, kitabımı koyuyorum yanına. Yıllar öncesinden kızımın armağanı olan kırmızı şalımı da unutmuyorum. Yaza veda ediyor artık Montreal. Öyle dalıyorum ki bir an, kulağıma gelen seslerle başımı kaldırdığımda genç bir kadının küçük bir çocuğa bir şey uzattığını görüyor ve "Şunu alır mısın oğlum?" dediğini duyuyorum. Bu cümlenin Türkçe olduğundan o kadar eminim ki kulaklarıma inanamıyorum. Konuşmaların devamını duyunca ise kulaklarıma inanmamakta haklı olduğum çıkıyor elbette ortaya. Çünkü konuşmalar Fransızca sürüyor. Gaipten Türkçe konuşmalar duyduğumu itiraf etmek zorunda kalıyorum. Burada kafamın içinde kendimin, bir de kızımın dışında kimseyle Türkçe konuşamıyorum çünkü. 
İkinci kez dalgınlığımdan çocuk bağrışmalarıyla sıyrılıyorum. Küçük bir çocuk, gölün kıyısında gezinen ördeklerden birini yakalamaya çabalıyor. Çevremde insan ya da hayvan, hiçbir varlığın rahatsız edilmemesine o kadar çabuk alışmışım ki bir an neye uğradığımı şaşırıyorum. Ördeklerin şaşkınlığı benden de büyük! O şaşkınlıkla göle koşacağına çimenlere doğru yönelen ördeğin biri çocuğa yakalanıveriyor. Ama nasıl çırpınıyor! Arkadaşı mı desem, sevgilisi, kardeşi, annesi, yavrusu... bir başka ördek de yakalanan ördeğe yardım edememenin çaresizliği içinde bir süre göle mi koşsa,onun yanına mı gitse bilemiyor. O an dile gelip "Bırakın onu!" diye çığlık attığını duyuyorum sanki! (Ördekler de Türkçe konuşmaya başladı!) "Çocuklar, ne yapıyorsunuz?" deyip fırlayacağım yerimden! Ah, anlaşacak dilimiz yok! Müslüman, siyahi çocuklar... Vücutlarını bütünüyle örten giysileriyle aralarına karışan üç kişiyi önce anneleri sanıyorum. Ancak sonra onların da 12-13 yaşlarında çocuklar olduğunu fark ediyorum. Ellerinde akıllı telefonlar, kimi ördeği videoya kaydediyor, kimi fotoğraflarını çekiyor. Niyetlerinin ördeğe zarar vermek olmadığını anlayınca ben rahat bir soluk alıyorum ama ördek olanları çözemiyor. Arkasından bağrış çağrış içinde ördek yeniden göle bırakılıyor. 
Hayat burada böyle! En büyük telaşı bir ördek için yaşıyorum, ona zarar gelecek diye korkuyorum.
Bu arada okyanus ötesinde de doğal ortamlarda mutluluklarını belgelemek isteyen gelinlere ve damatlara rastlamak olası. Yaşam bir yandan da bildiğimiz üzre akıyor, insanlar ortak öykülerde buluşuyor. Yüzler gülüyor. Umutlar yeşeriyor..
15.
17. yüzyıl ortalarına kadar burada yaşayan yerlilerce "Tanrı'nın dağı, Ruhların Dağı" diye görülen Temberland, adını da insanlar doğaya zarar verdiği zaman doğa tanrısının bu dağı titrettiğine inanılmasından almış: Trembling Mountain (Titreyen Dağ) (Fransızcaya bu ad Trambland olarak geçmiş.) Şimdi bir kayak ve doğa sporları merkezi. 
Eylül başı gidildiğinde kardan yoksun olsanız da canlılığından hiçbir şey yitirmeyen çok keyifli bir beldeyle karşılaşıyorsunuz. Bende panayır izlenimi bırakıyor. Çocuklar için kurulmuş spor yapmalarına yönelik alanlar, su parkları cıvıl cıvıl... Kafetaryalar omuz omuza... Müzik festivali de bizim için günün sürprizi oluyor. Güneşten kaçmak bizlerin alışkanlığı olsa gerek. Kanadalılar herhalde pek az gördükleri için olsa gerek, güneşten hiç şikayetçi değiller. Kendilerini koyveriyorlar güneşin altına. Oldukça kalabalık ancak hiçbir sorun yok. Herkes kendi halinde keyifli... 
Teleferikle çıkma olanağınızın olduğu gibi tırmanabileceğiniz de bir dağ karşınızda... Yanımdaki 30 yaş altı gençlerin hiçbiri ben 50 yaş üstü genç(!) gibi düşünmediği için tırmanmak yerine teleferikle çıktığımız dağda kendimizi yeşilin ve mavinin egemenliğine bırakıyoruz. Mavi saçlı kız, objektifimin karşısına severek geçiyor. (Ben de bir gün saçlarımı maviye boyayacağım!) Bu arada kendime kırmızı bir taht bularak kendimi dağların kraliçesi (!) gibi hissediyorum.
Yeniden aşağıya indiğimizde Ayna Göl (Lac Mirror) benim için yeni bir sürpriz oluyor. Hiç bu kadar güzel bir yansıma görmemiştim. Adını tam anlamıyla hakketmiş. Çevresine kurulu evi çağrıştıran otellerin birinde bir gece geçirmek epey büyüleyici olsa gerek! Derken güneş bizi terk etmeye duruyor. Yola düşme (dönme) zamanını anımsatıyor bize!
16.
St. Lawrence nehrinden 50 metre kadar yukarıda bir terastayız: Dufferin Terrace. Zeminin taş değil de ahşap olması bence terasın büyüsünü artırıyordu. Teras boyu, nehri izleyerek çıkılan ahşap merdivenler de öyle. Ateşle dans eden bir kadın gösterici de küçük bir ilgi çemberi yaratmıştı kendisine. Terasa damgasını vuran kuşkusuz "dünyanın en çok fotoğraflanan oteli" unvanına sahip Chateau Fontenac. Gördüğüm en görkemli oteldi ve objektifime sığdırmam olası değildi. (Booking. com'a danıştım hemen, 1.000 TL verirseniz bir gece bu otelde konaklayabilirsiniz Aklınızda bulunsun.
Günün sürprizi ise Salvador Dali'den geldi: Alice Harikalar Diyarında. (Alice in Wonderland).Dali'nin 1977 yılında yaptığı, 4,5 metre yüksekliğinde bronz bir heykel. Bir galeri, "Sanat, insanların günlük yaşamlarının bir parçası olmalıdır." anlayışıyla 25. yılını kutlamak adına Dali'nin, Picasso'nun ve Riopelle'nin yapıtlarını sanatseverlerin ayağına getirmiş. Bu yapıtlardan birini de (Alice Harikalar Diyarında) terasta, otelin önünde ücretsiz (Temmuz - Ekim arası) sergiliyor. Heykele biçilen değer 2. 500.000 dolar. Bu noktadan sonra, sanatın insanların günlük yaşamlarının epey uzağında bulunan bir ülkeden gelen ben, çevresine basit bir kordon çekilen heykele kocaman gözlerle bakıyorum. Bu heykelin cam bir kutunun içine yerleştirilmesi, üzerine alarm takılması, çevrede güvenlik görevlilerinin olması vs. gerekmez miydi? Elbette canım, bir kamera var heykelin üzerinde! Hani bir de Alice'in giydiği uzun elbise güzel, ahlakî değerlerimize uygun da o göğüsler... Ne öyle, uçları falan belli... Biri içine falan tükürmeye kalkmasın! 
Aaa, tam bu sırada Dali, bıyıklarını burkarak bana göz kırpmasın mı? "Alice ip atlıyor. Eşlik sen de ona." dedi. Evet, bunu yapabilirim!


17.
Günlerden güneşli bir eylül günüydü. Türkü'nün, Fırat'ın ve Melis'in canları pek sıkılıyordu. Derken karşılarına bir park çıktı. Parkların çocuklara/gençlere sunacak sürprizleri her zaman vardı. Gerçekten de öyleydi. Park anne, onlara seksek oynayabilme olanağı sunuyordu. Hem de renkli çizgilerle hazırlanan alan, pek çekiciydi. Ancak bu alanın çekiciliğine Fırat kapılmadı, burun kıvırdı ona. Seksek oynamak "kızlar"ın işiydi. Türkü'nün hayatta seksek oynamaktan daha önemli işleri vardı. Enerjisini ona harcayamazdı.Hem o, artık çocuk da değildi. Melis'in ise gözleri ışıdı. Kalbi sevinçle çarptı. Kısa bir an da olsa çocukluğuna dönmek harika olacaktı! Başladı oynamaya. Fırat'ın ve Türkü'nün canı hâlâ sıkılırken Melis neşeli kahkahalar atıyordu. Kıssadan hisse, her anın değerini bilmek, keyfini çıkarmak gerekti.Yaşam dediğin kuş misali uçup gidiyordu!

18.
Her ülkede kendine özgü bir mutfak vardır diye biliriz ama Kanada bu bilinenin dışında bir ülke. Kozmopolit bir yapıya sahip olması ona pek çok ülkenin mutfağını açmış. Seçeneğiniz bol yani. Ben yine de öncelikle Kanada'ya özgü bir şeyler deyince Quebec bölgesinde putın denilen patatesten yapılan bir yiyecekten söz edildi. Kendi yörelerine ait bir peynir türüyle et suyu karıştırılarak kaynatılan, kızartılan patatesin üstüne dökülüp servis edilen bir yemek. Putin yemek için önce putiniyle ünlü bir lokantanın önünde kuyruğa girdik. İçimden, bu kadar insan beklemeyi göze aldığına göre önümüze gelecek yemek buna değer herhalde diye geçti. İçeriye girdiğimizde lokantanın renkli masaları, yumuşak dekorasyonu, aydınlık ortamı beni hemen kendisine çekti. Ben de evdeki masamı, sandalyelerimi böyle boyasam, resimlesem istedim! 20-25 dakika bekledikten sonra kocaman birer tabak geldi önümüze. Bitmesi olası değil. Sorun değil. Kalanı hemen paket yapıp veriyorlar elinize. Putin bizim damak zevkimize uygun bir yemek olmasa da denenmeye değer.

19.
Montreal'in en ünlü çikolatacılarından (Ünlü ama fiyatlar asla çok yüksek değil. Biz orta hallilerin de oturabileceği türden.) birinden içeriye girdik. İçerisi kalabalıktı ve garson sayısı yetersizdi. Siparişimizi vermek için epey bekledik. Siparişimizi verdikten sonra da gelmesini epey bekledik. Ancak ortam güzeldi, söyleşi tatlıydı. Kimse dert etmedi bunu. Meğer dert eden birileri varmış. ("Sincap krepi" diye adlandırılan krep bu arada yediğim en güzel krepti.) Kalkmamıza yakın masaya elinde bir paketle garson kız geldi. Önce Fransızca mı İngilizce mi konuşması gerektiğini sordu. Bizden "İngilizce" yanıtını aldıktan sonra bizi beklettikleri için özür dileyerek bize içinden her birimize birer dilim browni çıkacak paketi masamıza bırakıp gitti. Hepimiz birbirimize baktık. Biz sipariş gecikti diye afra tafra yapacaktık, onlar da bize "Beğenmiyorsan kalk git!" demeyecek miydi? "Bu kadar para ödüyoruz, hizmet edeceksiniz elbette bize." diye kafa da tutabilirdik. Bu incelik de neyin nesiydi? Anlaşılır (!) gibi değil!

20.
Nedir bu sokakların, duvarların ressamlardan çektiği? 

Fırçasını kapan buraya mı koşmuş? Bunun için bir festival bile icat etmişler! 

Başka işiniz mi yok sizin!

21.
Sahafa dönüştürülen bir kilisede eski bir dostu buldum: Mireille Mathieu. Ah, bu long playler! Onların çalındığı pikaplar... Benim de çocukluğumda vardı. Nasıl da özeldi onlar!

22.
Baş başa verip hem de pek bir ilgiyle kitap okuyan insanların heykeli mi olurmuş? Ne garip (!) bir kent (Quebec) burası.

23.
Çocuklar otobüs yolculuklarını sevmez. Kitap sayfalarında çıktıkları yolculuklar onların gerçek yolculuklarıdır. Bu fotoğraf da kanıtıdır.

24.
Akşam inmiş kente. Üniversitenin yan sokağında kızımın dersinin bitmesini bekliyorum. Sokak yerine park mı deseydim acaba? Ağaçlar, halk piyanosu, banklar, hatta bir heykel… Önce kulağıma ulaşan hoş ezgilerle bakışlarım bir grup gence yöneliyor. Gençler dans ediyor. Eşli dans… Modern ve romantik… Yoldan geçip gidenlerin çoğu farkına bile varmıyor onların. Aklımdan “Belki de Güzel Sanatlarda öğrencilerdir. Derslerine (danslarına) çalışıyorlardır.” diye geçiyor. Yanlarına yaklaşıyorum. Onlar gibi dans edemesem de vücudum müziğin ritmine kapılıyor. Benim dışımda (Ne de olsa onlar için alışık oldukları görüntüler) geçip gidenlerin içinde durup izleyen ya da bu ritme kapılan tek kişi ise 2-3 yaşlarında bir çocuk oluyor. Babasının elinden kurtulup gençlere eşlik ediyor. Bir çocuğu, müziğin böylesine mutlu etmesi gerçekten görülmeye değerdi. Gençlerin dans eğitimi aldığına nasıl kuşku yoksa bu çocuğun da dans etmeyi annesinin karnında öğrendiğine kuşku yok. Sanırım Latin'di. Dansta üstünlüklerini kabul etmek gerek. Dansın birleştirdiği biz yabancılar ne güzeliz o an! Kendi ülkemde de parklarda, açık alanlarda insanların böyle dans edebilmeleri istiyorum. (Oysa biz metrobüslerde şort giyen kızları tekmelemekle meşgulüz! Dans eden gençlerden biri de şortluydu da kimsenin o şortla derdi yoktu.)


Kızım gelince bu akşam yemeğinde Kore mutfağına uğramaya karar veriyoruz. Yine restoranın önünde kuyruğa girmek zorunda kalıyoruz. Neyse ki burada insanlar restoranlarda yalnızca yemek yiyor. Bizim gibi uzun uzun masa başı söyleşileri yapmıyorlar. 15-20 dakika bekledikten sonra garson tarafından içeriye alınıyoruz. Bir kız ve bir erkek iki garson genç de Koreli. Sürekli koşturdukları halde hep güler yüzlüler. Karşımızdaki büyük ekranda da Kore müzikleri izliyoruz. Restoran adını Kore alfabesinin ilk dört harfinden almış. Koreliler nasıl okur bilemem, benim muhtemelen bozuk söyleyişimle "Ganadora". Koreliler bana hep çok sempatik gelir. Hiçbir fikrimin olmadığı bir mutfak Kore mutfağı. Ben “bibimbap” söylüyorum. Kızdırılan büyükçe bir tasın içine pirinç pilavı, üzerine sebzeler, et ve yumurta konularak servis edilen bir yemek. Elbette çubuklarla yemeği başaramadım. Önce denedim, sonra çatal istedim. Kızım “ramyun” istiyor. İlle bir şeylere benzeteceksek bir çeşit makarna çorbası denebilir, içine yumurta da kırılmış. Ortaya da “kimbap” istiyoruz. Kurutulmuş yosunun içine pilav, marul, isteğe göre çeşitli sebzeler ya da balık, et, tavuk konularak önce sarılan ardından halkalar biçiminde doğranan bir yemek. O halkaların her birini bir lokmada ağza atmak gerekiyormuş, çünkü o lezzetleri bir arada tatmak önemliymiş. Ancak benim için çok zordu. Masada bıçak yok. Dişlerim de kurutulmuş yosunu kesmek de başarılı değildi. Keyifli bir yemek oldu. Beğendim yediklerimizi. Baktım, hepsinin nasıl yapıldığı internette yazıyor. Bir gün şu mutfağa da el atayım artık dersem deneyeceğim. Ama siz inanmayın.

25.
Kanal boyunda fotoğraf çekerken “Farine Five Roses” yazısını görünce bu yazıyı nereden tanıdığımı düşünüyorum. Sonra anımsıyorum, birkaç gün önce marketten un alırken paketin üzerinde yazıyordu. Five Roses, (Beş Gül) bir un markası. Bu tabela, Montreal fotoğraflarında da yer alıyor. Bana sorarsanız ne bina ne yazı dikkate değer. Ancak bana sorulmayacağına, kadrajıma da girdiğine göre öyküsünü öğrenmek gerek. İnternette Türkçe bilgi yok. Yarı google’nin o abuk sabuk çevirisi yarı kendi gayretimle öğreniyorum öğrenmek istediğimi. Başlangıçta orası kanal üzerinde bir değirmen… Sonrasında un fabrikası… Tepesindeki yazı başlangıçta reklam amaçlı konulmuş. Hava kararınca yanıp sönermiş. Bu fabrika 1. ve 2. Dünya savaşlarında askerler için çalışmış, un gereksinimlerini karşılamış. Bu bölgede endüstrileşmenin başlangıç tarihi olarak da bu fabrikanın açılışı kabul edilmiş. Sonrasında atıl hale gelen fabrikanın korunup korunmaması halk ile ilgili kişileri karşı karşıya getirmiş. Halk, bu fabrikayı Montreal’in simgelerinden biri kabul edip korunmasını istemiş. O ışıkları sönen tabelanın da yeniden ışıklandırılmasını… Epey uğraşlardan sonra artık o tabela bugün de akşamları yanıp sönüyor. Montreal’in tarihinden bir kesit… Aklıma kendi ülkemin tarihi geliyor. Nereye elini atsan tarih… Heder olmuş/olup gitmiş çoğu. Montreallileri de kutluyorum!

26.
Jacgues Cartier Köprüsünün ayağında bir çobana rastladım.

27.
Genel tuvaletlerin birinin kapısında karşılaştığım bu afiş, bizde de özellikle genel tuvaletlerdeki kağıt israfını göz önüne alınca ne kadar yerinde bir uyarı! Belki kulağa küpe olur!

28.
Metro çıkışı acelesi olmayanların rahatlığı içinde güneşin gülümseyişine yanıt verip bir banka oturuyorum. İyi böyle diye geçiyor aklımdan. Kulağıma sokak müzisyeninin sesi ulaşıyor. Ezgilerini güneşli bulsam da yüreği de güneşli midir, bilemiyorum. Kanada yakın bir tarihte yerlilerden özür dilemiş. Bu müzisyenin ataları o özrü kabul etmiş midir, merak ediyorum. Amerika kıtasının yerlileri yok eden tarihini aklayabilecek hiçbir şey bulamıyorum ben!

29.
Bir gün penguenleri gerçek yaşam alanlarında da ziyaret etme şansı bulur muyum, bilemem ama bugün Antartika adalarının taklit edildiği bir iklim ve volkanik manzarada onlarla merhabalaştım. Sakin, kendi hallerinde yaşayıp gidiyorlardı. Meğer kuş ve balık, bir araya gelince ortaya penguen çıkarmış. Bence uçamıyor diyerek penguenlere haksızlık etmeyelim. Onlar da uçar gibi yüzüyorlar. Sudan fırlayıp karaya konmaları da görülmeye değer. Yemeklerini getiren ağabey ve abla da pek sevgi doluydu. Sonra aklıma Küçük Kara Balık geldi. Bu penguenlerden biri de kendisine aynı soruyu sorarsa (Bu suyun/bu kayaların ötesi var mı?) yanıtını alamadıkça mutsuz mu olurdu? Onları tutsak mı kabul etmeliydik? Biodome (Türkçesi yok sanırım bu sözcüğün ya da ben bulamadım) Kanada’nın en büyük “Doğa Bilimleri Müzesi”nin bir parçası. Kocaman bir küre… İçinde ayrı ayrı ekosistemler bulunuyor. Tropikal ormanlardan çıkıp Kuzey Amerika’ya geçiyor; kunduz, vaşak ve su samurlarıyla karşılaşıyoruz. Lambador yarımadasının (Kanada’nın doğusu) ardından Antartika’ya uğruyoruz. Bir fili alıp Ankara’da bir hayvanat bahçesine koyduğunuzda o fil mutsuz olabilir ama tropikal ormanlarda yaşayan bir papağan Biodome’de kendini yine evinde hissedecektir. Gördüklerim oldukça etkileyiciydi. Ancak akvaryumun yer aldığı bölümün İstanbul’daki akvaryumla yarışamayacağını da belirtmek isterim.

Mobirise

30.
Meksika” deyince benim aklıma kocaman şapkalar, “amigo” seslenişi ve elbette hareketli, eğlenceli müzikler (Dans etmek gerek!) geliyor. Önünde durduğumuz restoran, aklımdakilerin hepsini bir araya getirmişti. Adı “3 Amigo” idi. Montreal’de artık alıştığımız üzere kapısında kuyruk oluşturan müşteriler, içeriye alınmayı beklerken dışarıya da hareketli müzikler taşıyordu. Bu kadar dini, dili, ırkı farklı insanın bir arada ve barış içinde yaşadığı bir kentte onların mutfaklarıyla da tanışma olanağınız bütçenizi zorlamadan olabiliyor. Meksika lezzetlerinin en sevilenlerinden biri “taco”ysa denemeden olmaz diyerek ilk gidişimizde taco ısmarlıyor, adet olduğu üzere elimizle yiyoruz. Taconun “en sevilen” sıfatının hakkını verdiğini görüyoruz. İkinci gidişimizde ise “las fajitas” istiyoruz, gerçekten çok lezzetli bir et yemeği. Bu; renkli, canlı, estetik ortamda iki akşam geçiriyoruz. Artık dünya mutfaklarına merak salmamın zamanı geldi sanırım. Bu isteği ilk kez Montreal'de duyuyorum. Bunca zaman yemeye/içmeye pek üvey evlat muamelesi yaptım.

31.
"Yaşam İçin Sanat" bugün üç saat boyunca gezdiğim Montreal Güzel Sanatlar Müzesindeki başlıklardan biriydi. Benimse genel olarak sanattan beklediğim bu: yaşamın her yerinde kendisine yer bulan sanat. Ben ilk kez bir güzel sanatlar müzesinde alışık olduğumuz fotoğraflar, resimler heykeller vs. dışında ev eşyalarının, hatta oyuncakların bile sanatla buluştuklarını gördüm. Sanatsal tasarımlar yapamadığıma hayıflanasım geldi. Özellikle sandalyeler hep ilgimi çeken bir obje olarak yine objektifime en çok yakalanan nesnelerdi. "Dünya Kültürleri" katında Kütahya porseleniyle ve İznik çinileriyle de karşılaştım. Ülkemin ve sanatın buluştuğu her yer beni ayrı mutlu ediyor. 4 katlı bir müzeyi bebek arabasıyla gezen adam ise kuşkusuz günün kahramanıydı. Arabanın içinde bir buçuk yaşlarında bir çocuk vardı, arada belki de babası olan adam ona da bir şeyler söylüyor/anlatıyordu. Niye bu çocuk ağlamaya başlayıp ortalığı velveleye vermez ki.. Müzede özel bir bölüm ayrılan Fotoğraf Sanatçısı Robert Mapplethorpe'ye ilgi ise olağanüstüydü. Rehberli gruplar çoğunluktaydı.Ben onun fotoğraflarında "fotoğrafı şiir olarak gören bir anlayış" (Bu belirleme sanatçının kendisine ait) buldum mu? Bu soruya ne evet desem olacak ne hayır. Çok iyi bulduğum kareleri vardı elbette ancak pornografiyi de sanat olarak görmek beni aşıyor. Sözün özü, sanat bana kendimi iyi hissettiriyor!
Montreal
Montreal
Montreal
32.
Evde hayvan beslemek konusunda kafam net değildir benim. Çünkü evlerin hayvanların konforlu hapishaneleri olup olmadıklarını düşünürüm. Montreal'de sokaklarda başıboş kedi ya da köpek göremiyorsunuz. Ancak insanların köpeklerini çok sevdiklerini görebiliyorsunuz. Bakıyorsunuz karı koca, biri bebeklerinin arabasını sürerken öbürü köpeğinin tasması tutmaktadır. Belli onlar iki çocuklu bir aile. Ya da bir çift, kanal boyu keyif yapıyor, yanı başlarında köpekleri. Bakıyorsunuz bisiklet süren bir kadın, köpeğini de bisikletin sepetine yerleştirmiş. Örnekler çoğaltılabilir. Köpekleri yaşamlarının önemli bir parçası belli ki. Hatta köpeklerin sosyalleşmeleri için (Bu, belirleme de kızıma ait.) köpek parkları bile var. Köpekler, bu parklarda arkadaş ediniyor, başka köpeklerle oynuyor. Tasmalarından kurtuluyor. Kedilerin durumu biraz daha farklı. Karşı apartmanda oturan gencin bir kedisi var. Onu arada yangın merdivenlerine çıkarıyor. Gerçi kızımın bir arkadaşı kedisine de tasma almış, onu da gezdirme konusunda kararlıymış. Kızım da bir kedisi/köpeği olmasını çok istiyor. "Barınaktan alabilirim." diyor "Ancak bu kentten ayrılırsam ne olacak?" "Belki sahiplenecek birini bulursun. Olmadı, barınağa geri verirsin." diyorum." Yanıt: "Yavrumdan nasıl ayrılırım?" Durum biraz karışık yani.
Montreal
Montreal
33.
Genel olarak alışverişle aram iyi olmadığı gibi pazara gitmek de alışkanlığım değildir. Ancak bu kez karşıma bizim alışık olduğumuz pazarlardan biraz farklı bir pazar çıktı. Ailecek düşürelim yolumuzu pazara. Sebzemizi, meyvemizi, peynirimizi vs. alır, gereksinimlerimizi karşılarız. Bu arada sevdiklerimize ya da kendimize çiçek de armağan edebiliriz. Karnımız da acıkmıştır, çevrede birçok seçeneğimiz var. Seçer birini, herkese açık masalardan birine geçeriz. (Ben çorba içeceğim diye tutturdum. Çorba da özlenir! Sebzeli tavuk çorbası... Sebze olarak pırasa ağırlıktaydı içinde ve didiklenmiş tavukla harika bir ikiliydi. Deneyeceğim ben de.) Bu arada birörnek giyinmiş iki müzisyen de pazarda dolaşır. Karşıma bir de afişinde adlarının birlikte yer aldığı lahmacun/Ermeni pizzası çıktı. Bu, benim için yeni. Lahmacunun tarihine bakmak artık şart oldu. Lahmacun, Arapça bir sözcük; et ve yoğrulmuş hamur anlamına geliyor. Tarihi Babillere dayanıyor. Doğuya özgü bir yemek. 5 bin yıllık bir geçmişi var. Türkiye'ye 1960'lı yıllardan sonra ülkemizin doğu bölgelerinden yayılmış."Yoğurt" Türkçe kökenli bir sözcük. Avrupa dillerine de Türkçeden geçiyor. İlk kez kimlerce, nasıl üretildiği hakkında kesin bilgi yok. 6.000 yıldır üretilip tüketildiği tahmin ediliyor. Yoğurdu, "barbar yemeği ya da göçebe yemeği" diye tanımlayan Fransız kaynaklarının da olduğu söyleniyor. Yine kaynaklarda Avrupa'nın yoğurt ile tanışmasının Osmanlı zamanında Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle Balkanlar'daki sancaklardan Avrupa'daki bazı krallara şifalı yiyecek olarak gönderilmesiyle olduğu da belirtiliyor. Burada karşıma çıkan, benim tattığım yoğurtların içinde bizim yoğurdumuz gibi olanlarının üzerinde ya Balkan ya da Yunan yoğurdu yazıyordu. Ben burada Türk yoğurdu ya da Türk lahmacunu da görmek isterdim. Çünkü insan ülkesini özlüyor.
Montreal
Montreal
Montreal
Montreal



34.
Biz; gücün kuvvetin, aklın fikrin yerindeyse başkalarına el açmayı "ayıp" sayarak büyüdük. Dünya ise başka bir yere gitti. Montreal'de karşınıza sık sık dilenciler ve evsizler çıkıyor. Adeta kentin bir parçasılar! İki dilde dilenen (İngilizce ve Fransızca) bu insanların hemen hepsinin aklını, fikrini bilemem ama gücü kuvveti yerinde görünüyor. Size el açıyorlar ancak rahatsız etmiyorlar. Burada devlet, evsizlere para veriyor ancak bu kadar insanı yine de sokaklardan çekemiyorsa bir şeylerin yolunda gitmediği açık!

35.
Montreal'de karşıma sık sık kitapçılar çıkıyor. Birinden içeriye giriyorum. Geniş bir alanı kaplayan, iki katlı bir kitapçı. "Kitapçı" sözcüğü aslında burayı tam olarak karşılamıyor. Her düzeye uygun, farklı türlerde pek çok kitap barındırdığı gibi kırtasiye gereksinimlerinize da yanıt veriyor. Bir kafeteryası ve yanı başında müşterilere açık bir de piyanosu var. Bir müşteri piyano çalarken siz de kahvenizi yudumlayıp kitabınıza göz atabilirsiniz. Ben daha sakin bir köşe seçeyim derseniz stantların arasında oturma yerleri de var. Bu geniş alanda, ben farklı bir dünyada keyifle dolaşıyorum. Montreal'in nüfusu yalnızca bir buçuk milyon. Nüfusu 20 milyonlara dayanan İstanbul'da böyle bir kitapçı yok. Bu genişlikte giysi satan bir yer var ama. Arz talep sorunu... Taleplerimizin bir gün kitaptan yana ağır basacağı umuduyla...
36.
Yürümekten epey yorgun düştüğüm bir sıra... Karşıma çıkan ilk parka atmaya hazırım kendimi. Önce önünde bilgisayarı ve buralarda adet olduğu üzere kahve bardağıyla bir öğrenci heykeli dikkatimi çekiyor. Oldukça gerçekçi... Sonra hemen karşısındaki, bana bir parka açılıyor izlenimi veren geniş kapıyı fark ediyorum. Hemen giriyorum o kapıdan içeriye. Girdiğim yerin bir park değil, üniversite kampüsü olduğunu anlamakta gecikmiyorum. Burası Kanada'nın en eski üniversitesi: Mcgill Üniversitesi. Kanada''nın popüler Başbakanı Justin Trudeau da buradan mezun olmuş. Beni önce üniversitenin kurucusu Mcgill'in heykeli karşılıyor. Mcgill'i kafamda bir profesör, bilim adamı olarak canlandırıyorum. Oysa yalnızca çok zengin İngiliz bir iş adamı olduğunu öğreniyorum. Üstelik de ailenin zenginliğinde kürk ticaretinin de epey payı var! İsteğim kendimi hemen çimenlerin üzerine atmaktı ancak bir kampüste olunca bunu erteleyebileceğime karar veriyorum. Önce fotoğraf çekmek gerek. Yol boyu sıralanan stantlarda öğrenciler yiyecek - içecekler satıyorlar. Onları görünce karnımın da aç olduğunu fark ediyorum. Yoga kulübü adına satış yapan bir kız öğrencinin stantına yaklaşıyorum. Sattığı yiyecekler hakkında hiçbir bilgim yok! Stantta asılan listeden rastgele birini seçip istiyorum. Önümde hazırlıyor. Eski bir dergi ya da gazete sayfasından yapılmış, üzerine su geçirmez bir koruyucu konmuş pakete koyarak uzatıyor bana istediğim yiyeceği. Stantta asılan listeden rastgele birini seçip istiyorum. Önümde hazırlıyor. Eski bir dergi ya da gazete sayfasından yapılmış, üzerine su geçirmez bir koruyucu konmuş pakete koyarak uzatıyor bana istediğim yiyeceği. Artık kendime bir ağaç altı bulabilirim. Oturur oturmaz davetsiz bir konukla karşılaşıyorum: bir sincap. Sincaplar çok ürkek hayvanlar ancak bu sincap belli ki öğrencilerin yiyeceklerini kendisiyle paylaşmasına alışmış. Gayet rahat geliyor yanı başıma. Ben onun rahatlığına şaşırıyorum, o da benim rahatsızlığıma şaşırıyor. Aslında her yerde sincaplara yiyecek vermeyin uyarıları asılı. Bu, onları koruma amaçlı bir uyarı da olsa kulak asmayanlar çıkıyor anlaşılan. Karda kıyamette aç kalacaklar rahata alışırlarsa! Benden umudu kesince çekip gidiyor küskünce. Ben de bu arada içinde yalnızca domatesi, salatalığı, bir de fıstığı tanıdığım harika bir lezzetle karşılaşıyorum. Tadı tam anlamıyla damağımda kalıyor. Sonra yapraklara takılıyor gözüm. Kızarmaya, sararmaya, dökülmeye durmuş. Veda zamanı geliyor, diyorum. Hüzünleniyorum. Hüzün, sonbahara yakışıyor.

Mobirise

37.

Bu kentte "garaj satışı" adı verilen bir satış türüyle karşılaştım. İnsanlar evlerinde biriken ve artık kullanmayacaklarını düşündükleri her türlü eşyayı evlerinin önüne açtıkları tezgahlarda satışa çıkarıyorlar. Çok yaygın.. Bence çok da yerinde! Bizde de böyle bir alışkanlık olsa ne güzel olurdu! Kullanmadığım eşyalar hep sıkıntı verir bana.

Montreal

38.

Montreal'e sonbahar gelir.


39.
Önce uzaktan gördüm, kedi sandım. Montreal'de sokaklarda başıboş kedi görmek mümkün mü? Değil. Yaklaşınca sincap mı dedim. Herkes onlara bir şeyler yedirmeye uğraşıyor ya kilo almış. Olacak iş mi? Sincap dediğin el kadar bir şey. Böyle bir hayvana nasıl dönüşsün? Benim hayvan sözlüğümde başka bir ad yok! Derken yeni öykü kahramanımla tanıştım. Bu bir rakun!

40.
Kimi resimler size pek çok şey fısıldar. Yaşamınızda kendilerine bir yer açarlar. Montreal'de O. Mıkkıgak adlı bir sanatçıya ait resmi gördüğümde bu zarif kuş, gözlerini gözlerimden kaçırdı, başını arkasına çevirdi, ardında kalanlara baktı. Onu anladım. Benimle olsun istedim. Belki bir gün gözlerimiz de karşılaşırdı. Montreal'den İstanbul'a taşıdım onu. Çerçevesi eksikti. Ahşap bir çerçeveyi yakıştırdım ona. Meğer çerçeve dünyası da plastiğe çoktan teslim olmuş. Uğraştırdı biraz ancak sonunda dileğime kavuştum. Resmi çerçeveleyecek genç adamdan resimle birlikte aldığım ressamına ait bilgileri çerçevenin arkasına yapıştırmasını özellikle rica ettim. Notunu aldı, "Tamam." sesi. Çerçeveyi almaya gittiğimde arkasının boş olduğunu gördüm. "Sizden özellikle rica etmiştim." diye başlayıp ressama ilişkin bilgilerin yer aldığı kağıdın nerede olduğunu sordum. "Arkasına yapıştırdım." dedi. Çerçevenin arkası boydan boya kapatılıp kalınca bir kağıtla yapıştırılmıştı. Meğer istediğim açıklama o kağıdın altındaymış. Görmek istiyorsam yırtıp bakabilirmişim. Biz insanlar ne de güzel anlaşıyoruz! Birbirimizi yanlış anlıyoruz. Hem de sık sık.

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.