design a website for free

Ankara Kitap Fuarları

Kars'ı Puşkin'le Gezmek

Kars çayı kenarında Puşkin’e rastladım. Gözlerini kaleye dikmişti. Ona Ermeni bir delikanlı rehberlik ediyordu. “Bu kaleye baktıkça Kars’ı nasıl ele geçirebildiğimize şaşıp kalıyorum.” dedi.

Ben de gözlerimi kaleye çevirdim. 

Dün kente karanlık çöktükten sonra üç – beş dostla kalenin yollarına düşmüştük. Ardımıza bir de köpek takılmıştı. 

Ben ömrümde ilk kez kulakları kesilmiş bir köpekle karşılaştım. İrkildim. Nedeni ne olursa olsun bunu bir canlıya yapmamızı haklı kılabilecek bir gerekçeyi kabul edemedim. 

Köpeğin ardımıza takılmakla birlikte bizimle arasında belirli bir mesafeyi korumaya çalıştığı da gözümüzden kaçmadı. İnsanlara güvenmekte zorluk mu çekiyordu? Gözüme ürkek, hüzünlü, sevgi ve sıcaklık arar göründü. Güzel insan Münevver (Oğan), benden daha gerçekçiydi. Köpeğin aç ve susuz olabileceğinden rahatsızlık duydu. Kaleye vardığımızda içeriye girmeyerek kale kapısının ardında kalmayı seçen köpek için kalenin tek restoranından yiyecek bir şeyler satın aldı. Ben köpeğin bizi bekleyeceğinden kuşkuluydum. Kaleden inerken yeniden ardımıza takıldığında Münevver’le aralarında gizli bir dil oluştuğundan kuşkulandım bu kez de. Karnını doyurdu, suyunu içti. O da Münevver de mutlu oldu. 

M.S. 1153 yılında yapıldığı göz önüne alındığında karşımızda 964 yıldır ayakta duran bir kale vardı. Bence dili olmalıydı ve tanıklıklarını anlatmalıydı bana. Sonra bu tanıklıklarda bolca savaş, kan, ölüm, korku, iktidar hırsı… olduğu geçince aklımdan vazgeçtim. Bana bir şey anlatmasın. Kaleler; insanın insandan korktuğunun, birbirine güvenmediğinin kanıtı değil miydi?  

Kaleden bakınca elbette kent ışıl ışıldı. Bu görüntüyü her zaman sevmişimdir. 

Kalenin surlarında birkaç genç, bir dilek fenerini (balonunu) havalandırmaya çabalıyordu. Fenerin havalanmaya hiç niyeti yoktu ama vazgeçmediler. Aklımdan ben bir dilek feneri havalandırsaydım ne dilerdim diye geçti. Sanırım köprüde Puşkin’le bu nedenle karşılaştım. 

Puşkin, gözlerini kaleye dikmişti. “Bu kaleye baktıkça Kars’ı nasıl ele geçirebildiğimize şaşıp kalıyorum.” dedi.

Yanıt beklediğinin ben olmadığımı bile bile söze girdim: “Heybetli bir kale!” Ben heybetten hiç hoşlanmazdım aslında. 

Puşkin, bana dikkat etmedi: “Yalçın bir kayanın üzerine kurulmuş. Savunma mevzileri ise erişilmez görünüyor.” 

Rehberi Ermeni delikanlı, savaşı gözleriyle görmüştü. Olayları dili döndüğünce anlatıp açıklamaya başlayınca aslında tarih konusunda pek de güçlü olmayan belleğim okul yıllarından bir “93 Harbi” bulup çıkardı. Bu savaştan sonra Kars, Rusların eline geçmişti. Konu savaştan uzaklaşsın istedim, “Ömrünüzde ilk kez yabancı bir ülkeye geldiniz.” diyerek Puşkin’in heyecanını paylaşmak istedim. 

Sözlerim etkisini hemen gösterdi. Bu kez dikkatle bana baktı. Benim aklımdan onun çok genç olduğu geçti. Onun aklından da belki kendisi hakkında neyi bilip bilmediğim geçti. 

Soylu bir aileden geldiğini ve dedesinin Rus Çarı 1. Petro’nun vaftiz oğlu olduğunu biliyordum. Öyle olduğu halde o, Rusya’daki yönetime karşı çıkar, hatta bu nedenle Kafkasya’ya sürgüne gönderilir. Döndükten sonra da dört yıl boyunca başkente girmesine izin verilmez. Bu süreyi ailesinin sahip olduğu bir köyde geçirir, babası da hükümet tarafından onun gözetimini yapmakla görevlendirilir ki babasının bu görevi en iyi biçimde yerine getireceğine kuşku yoktur. Üstelik Puşkin yalnızca 24 yaşındadır.  

Bu sürgün yılları ardında üç yapıt bırakır ki bunlardan biri de “Çingeneler”dir. 

Puşkin, Çingene kızı Zemfira ile bozkırda karşılaşıp obalarına çağırdığı delikanlı Aleko’nun aşkını anlatırken onlardan kendi yaşamına çağırdığı bir öykünün ise henüz farkında değildir. Tek istediği aşkı paylaşmakken “O, beni sevmiyor!” haykırışı bir baloda tanıştığı genç bir kıza (Natalya) ulaşacaktır. Bilir ki “genç bir kızın gönlüne birini sev ve kal öyle” diyebilecek kimse yoktur. Unutur mu “aşka karşı durmak gücü kimde”dir?  

Rus Çarı I. Nikolay tarafından Moskova’ya çağrıldıktan sonra ise yazdıkları Çar’ın sansüründen geçerken polis baskınları genç şairin yaşamının ayrılmaz bir parçası olur. Çarlık yönetiminin baskısı altında bunalan özgürlükçü Puşkin’e bu durumda yurtdışına çıkma izni verilmesi de söz konusu değildir.  

Puşkin, onun hakkında neyi bilip bilmediğim düşüncesini çabuk uzaklaştırdı kafasından. Sesine coşkusu yansıdı: “Yolculuk, çocukluğumdan beri beni en çok saran hayaldi. Yurtdışına çıkmak, en büyük özlemimdi. Oradan oraya gezdim ama Rusya’nın sınırlarını hiç aşmamıştım.”  

Dilimin ucuna “ Sizinkiler burayı ele geçirdiğine göre hâlâ Rusya’da sayılırsınız.” demek geldi. Demedim. Keyfi kaçardı belki. Oysa benim ona gereksinimim vardı. Rehberi delikanlıya yol verip benimle adımlamalıydı Kars sokaklarını. Kimi at sırtında kimi yürüyerek bunca zorlu bir yolculuktan sonra küçük bir kentin sınırları içinde dolaşmaya mı karşı çıkacaktı? Çıkanlarla karşılaşmıştım. Ben yürümeyi seven insanlar bulmaktan yana sıkıntılıydım.

Ancak aradaki 180 yılı ne yapacaktık? 

Herkes kendi gerçekliği içinden durup bakmaz mı dünyaya? Kendi gerçekliğini dile getirmez mi? Biz de öyle yapardık. 

Çayın kenarındaki Selçuklulardan ve Osmanlılardan kalan hamamlar takıldı gözüme. Hiç sevemediğim yapılar… Sanırım yıkanmak benim için hep kişisel bir eylem olarak kalacak. 
Puşkin, gözümün hamamlara takıldığını fark etti: “Mazlumağa Hamamı’nı öneririm.” deyince onun hamamları sevdiği geçti aklımdan. Hamamlar, onun için keyifli yerlerdi. Bu değildi aslında benim üzerinde durmak istediğim.  

Bir kent geçmişten ne kadar çok iz taşıyorsa o kadar güzelleşiyor, derinleşiyor, zenginleşiyor. Kars’ın ilk sakinleri kabul edilen Hurilerden (MÖ. 5000 – 4000 yıllarında) başlayıp bugünlere gelindiğinde (Arada Urartular, İskitler, Partlar, Sasaniler, Selçuklular, Gürcüler, Moğollar, Karakoyunlular, Akkoyunlular, Osmanlılar, Ruslar var.) kentte geriye kalanlar nelerdi? Kaleler, köprüler, camiler, hamamlar, evler… Bir türlü paylaşamadığımız şu güzel dünyada zamana direnemedikleri için onlar mı suçluydu, değer bilmedikleri için insanlar mı, bilmiyorum. 

Puşkin’in sesi, düşüncelerimi böldü: “Kars’ta yapılaşmaya hız vermemiz gerekecek!”

Doğru! Hollanda’dan mühendisler getirtilecek, Baltık Denizi kıyılarında uygulanan mimari anlayışla binalar yapılacak. Kentin dokusu yenilenecek. 2000’li yıllara gelindiğinde ise kent “dökülecek”! Yanlarına, yörelerine, berilerine kondurulan ruhsuz, çirkin binaların arasında bu güzelim binalar zamanla yalnızlaşacak. İl Emniyet Müdürlüğü binası, tarihî Vali Konağı gibi işyeri ve resmi kurum olarak varlıklarını sürdürenlerin yanı sıra kafeteryalara, restoranlara dönüşenler de olacak. Bu dönüşümü kabul etmek istemeyen mülk sahipleri ise evlerini olduğu gibi bırakacak, bu binalar tırnak içinde koruma altına alınsa da içlerinde oturulmuyorsa terk edilecek, bu terk edilmiş binalar kentin hüznünü yüklenecek. 

Kars, değerbilmez bir kent midir? 

Bu sorum üzerine öğretmenevinin hemen yanındaki bir süre kadın hapishanesi olarak kullanıldıktan sonra kültür evine dönüştürülen, şimdilerde de kapısına kilit vurulup bahçesi çöplüğe dönüşen Ruslardan kalma yapı bir an başını kaldırıp bana bakıyor. Kültür evi olarak insanlara kapılarını açmışken neden yalnızlığa ve çürümeye terk edildiğini anlamaya çalışıyor belki de. Kulağıma gelenleri dillendiriyorum ancak bunlar, onun yüreğine su serpmiyor: “Vali, özel bir vakfa verileceğini gerekçe göstererek…” Beni dinlemediğini fark edince cümlemi tamamlamaktan vazgeçiyorum. Sözlere karnı tok belli ki. Yeniden aynı soru geliyor dilimin ucuna: “Kars, değerbilmez bir kent midir?”

Sözün kentten uzaklaşıp Puşkin’e gelmesini istiyorum. İçim daha mı az acıyacak sanıyorum? “Bir park olsa… “diyorum. Yanımızdan geçen orta yaşlı bir adam beni duyunca duraklıyor. “Masal Park’a gidin!” diyor. 

Masal Park mı? 

Bundan daha güzel bir park olabilir mi? 

Puşkin’in de buna karşı çıkacağını hiç sanmam! Ona anımsatıyorum: “Siz asker değilsiniz.” Bu da nereden çıktı der gibi bakıyor yüzüme. “Şairim ben!” diyor. Karargâhta karşılaştığı bir paşanın sözleri geçiyor belki de aklından: “Bir şairle karşılaşmak her zaman hayırlıdır. Şair, dervişin kardeşidir. Onun ne vatanı vardır, ne de dünya nimetlerinde gözü.”   

“Biliyorum.” diyorum. “Siz bu sefere (Rus ordusunun Kafkasya üzerinden Erzurum’a kadar ilerleyişi) gözlemci - yazar sıfatıyla eşlik ediyorsunuz.” 

Sözü nereye getirmek istediğimi anlamıyor. Bense şiirden masala uzanan bir yolun arayışı içindeyim. 

Masal Park’a gitmemizi öneren adamın hâlâ yanı başımızda dikildiğini, yolu tarif etmeye giriştiğinde fark ediyoruz.  

“Masal” diyor Puşkin. Kısa bir an susuyor. Yeniden söze başladığında yaşlı dadısı Arina’yı anımsadığını anlıyorum: “Dadım, masallar anlatırdı bana. Türküler söylerdi.” 

Onu anlıyorum: “Masallar çocukların ruhunda derin izler bırakır.”

Bu arada Masal Park’a gitmemizi öneren adamın tarifi üzerine ara sokaklara dalıyoruz. Belki Puşkin de çocukluğunda dinlediği masalların parkında bulmayı düşlüyor kendisini. 

Masal kahramanlarından önce sokakların birinde yün çırpan iki kadınla karşılaşıyoruz. Bu kez çocukluğuma gitme sırası bana geliyor. O yıllarda bizim de içi yün dolu yataklarımız, yorganlarımız, yastıklarımız vardı. Onları yıkaman, kurutman, havalandırman, çırpman gerekirdi. Yünleri evin damına, damın yoksa bu kadınların da yaptığı gibi evinin önündeki kaldırımlara dökerdin. Benim de bu kadınların yapığı gibi bir değnekle yün çırpmışlığım vardı. Ardından aklımdan beni pek erken terk edip giden annem geçiyor. Galiba, diyorum, yaşamımda “herkes gibi” olan ne varsa annemin yaşadığı döneme ait. Sanki sonrasında dünyayla arama bir boşluk girdi. 

Fotoğraf makineme davrandığımı gören kadınlardan biri –daha yaşlı olanı- kaldırımdan hemen uzaklaşıyor. Anadolu’da kadınların fotoğraflarının çekilmesinden rahatsızlık duyduklarını önceki deneyimlerimden de biliyorum. Bu nedenle yünlerin başında kalan genç kadına açıklamaya çalışıyorum: “Arkadan çekeceğim fotoğrafını. Yüzün görünmeyecek.”

Genç kadın beklemediğim bir karşılık veriyor bana: “Olsun ablam. Kötü bir iş için kullanacak değilsin ya!” 

Kötü bir iş mi? Sahi benim gençliğimde fotoğrafları “kötü” amaçlar için kullananlara ilişkin ne öyküler anlatılırdı! Gençken belki de insan, anlatılan her kötü şey başına gelecek sanıyor! 

Puşkin’in Ermeni delikanlıyla ilerlediğini görünce onları gözden yitirmekten korkuyorum. Fotoğraf çekmeye karşı ilgisiz kalması anlaşılabilirdi elbette. Resim yapmak söz konusu olsaydı… Ben de elimdeki fotoğraf makinesiyle bir tür ressam sayılabilir miydim? Bu, düşünce hoşuma gidiyor. 
Mobirise

Kars Kalesi

Kars  Çayı

Kaleden Kars'a bakış

Kaldırımda yün çırpan genç kadın, elindeki çubuğu yünlere daldırdığı anda ben de deklanşöre basıyorum. Arkasından da koşar adımlarla Puşkin’e yetişiyorum. Fotoğrafını çekmeme izin veren genç kadına herhangi bir açıklama yapmadığımı anımsıyorum da teşekkür edip etmediğimi bilemiyorum. 

“Masal Park “diye yönlendirildiğimiz parkın girişinde bizi “Tarihi Millet Çay Bahçesi” tabelası karşılıyor. Çay bahçesinden parka geçilmesini sağlayan masal kahramanları ise pek mutlu görünmüyor. Külkedisini taşıyan araba, kabaktan at arabasına dönüşünü tamamlamaya çalışırken parka çekilmiş olmalı ki atlar tamam ancak arabanın gövdesi hâlâ kabak. Bu, gözüme hoş görünse de araba sürücüsünün bir kolunu yitirmiş olması, taşıdığı saldırı izleri nedeniyle beni rahatsız ediyor. Biraz ileride Pamuk Prenses’in de benzer bir saldırıya uğradığını görünce burada pek bir sahipsiz kaldıklarını anlıyorum. Parktaki piknik masalarına yerleşenler ise çocuklardan çok yetişkinler olunca parkı çocuk sesleri değil, mangalda pişen etlerin kokuları, duman sarmış ve gürültü. Park, artık çocuklarla masal kahramanlarının buluşma yeri olmaktan çıkmış.

Ben düş kırıklığına uğramakla yetinsem de Puşkin gördüklerine nasıl bir anlam vermesi gerektiğini hiç bilemiyor. Hangi masal kahramanının anne ve babası olarak düşünüldüğünü bilemediği kral ve kraliçeye şaşkın gözlerle bakıyor. Kraliçe, çenesine bir yumruk yemiş gibi görünüyor. Yaralı bir kraliçe… Onun bildiği çar ve çariçelerle bu kral ve kraliçe arasında herhangi bir bağ kurmaksa zaten aklına gelmiyor. Bulunduğumuz alanı, yeşili bol olmasa da parkla özdeşleştirebildiğini ancak “masal”ı göremediğini bana yönelttiği sorudan anlıyorum: “Masal nerede?” 

Ermeni delikanlının gözüne semaverde kaynayan çaylar takılıyor. Belki de canı çay istiyor: “Çay içmek ister misiniz?” diye soruyor. Soruyu Puşkin’e yöneltme olasılığı yüksek olsa da ben atılıyorum hemen: “Sizi bir kafeteryaya götürebilirim.” Onları bir kafeteryaya götürmek, “Masal nerede?” sorusuna yanıt vermekten daha kolay geliyor bana.

Puşkin, bunun üzerine Ermeni delikanlıya dönerek “Sen gidebilirsin artık.” diyor. Delikanlının yüzünden bunu beklermiş gibi aydınlık bir bulut geçiyor, arkasını dönüp gidiyor hemen. Puşkin, bana dönüyor: “Çay içelim.” 

Böylece günün en güzel cümlesini duyuyorum: “Çay içelim.”

Puşkin’le karşılaştığımız köprüye varmadan bir kafeteryanın önünden geçmiştim. İçeriye şöyle bir göz attığımda orada duvar halıları, heybeler, hatta gaz lambalarıyla yaratılmaya çalışılan bir köy odası esintisi yakalamıştım. Anadolu motifleriyle bezeli tahta kanepelerde nargile içen iki delikanlı bile vardı. Beni asıl çeken duvarda asılı halılardan biriydi. Halıya nakşedilen görüntüde söyleşen iki kadının yanı sıra fal bakan bir kadın ve ardında onu dinleyen başka bir kadın daha göze çarpıyordu. Bu hareketli görüntüde anneannemin izi vardı çünkü aynı halı onun da evinin duvarında asılıydı. Ben çocukken bu kadınlara uzun uzun baktığımı anımsıyorum. Onlar benim çevremdeki kadınlardan ne kadar da farklıydı. Daha mı yaşam doluydular? Daha mı vurdumduymaz? Daha mı işveli? Yoksa kadın olmak böyle bir şey miydi? Oysa ne anneannem, ne annem ne de mahallemizin öbür kadınları mutluydu.

İnsanların birbirlerini önemseyip dinlediklerine duyduğum güven sarsıldıkça içimde kalanlar çoğalıyordu. O nedenle Puşkin’e çocukluğumdan söz etmeye hiç niyetim yoktu. Onu bu kafeteryaya götürmemi esen Doğu rüzgârına bağlardı ve bu, hoşuna giderdi. Ancak belki de yanıldım. Kafeteryanın içini dolaştık şöyle bir ama dışarıda oturmak istedi. Belki de kapalı mekânlarda insanın gözü daha çok içine dönüyordu. O ise bunu istemiyordu. Bir parça hüzünlü müydü yoksa? Kars’ın hüznüne hüznü mü eklenmişti? Bana birden “Neyi unutmak istiyorsun?” diye sorunca irkildim. Unutmak mı? Bunu da nereden çıkarmıştı? “Hiçbir şeyi!” diye karşı çıktım ona. İkna olmadı: “Her insanın unutmak istedikleri vardır.” Sözün nereye varacağını anlamıştım: “Sen Natalya’yı mı unutmak istiyorsun?”

Natalya, büyüleyici güzel! Bekâr erkeklerin evlenmek için can attıkları kız! Puşkin’in evlenme önerisini yanıtlamayı belirsiz bir tarihe atmıştı. Aşk hayatıyla sık sık gündeme gelen genç bir adam için bu, büyük bir düş kırıklığıydı. Moskova’dan uzaklaşmak istemesinin ardında bu düş kırıklığı yatıyordu. 

Bunlar, tarihin Puşkin’in ve Natalya’nın ilişkilerine düştüğü notlardı. Ancak Puşkin, bunu henüz bilmiyordu. O nedenle sorum onu bir parça şaşırttı, bana “Natalya’yı tanıyor musun?” diye sordu.

Ona belirsiz bir yanıt verdim: “Kadınları tanıyorum. Kadının gönlü bir erkeğe düşer ya da düşmez. Arası yoktur bunun.” Aslında böyle konuşmaya başlayınca kendimi hiç sevmiyorum. Yaşam, ondan büyük laflar etmeye kalktığımda hep benimle alay ediyor. 


Oysa Puşkin de bana hak veriyor, kurmaca dünyada yaşlı Çingene’ye söylettiği sözleri yineliyor: “Kim diyecek genç kızın gönlüne/Birini sev ve kal öyle?”    

“Zemfira vefasızdı. Aleko’yu aldattı.” diyor ve susuyorum. Sözün arkasına “Natalya da seni aldatırsa”yı eklemekten korkuyorum.

Puşkin, oldukça soğukkanlıydı: “Aleko da diretmeden haklarından vazgeçmedi.”

“Katil oldu!”

Benim ağzımdan çıkarken dehşete kapılan bu cümle, Puşkin’e dokunmuyor bile. “Natalya’yla evleneceğim.” diyor, “Moskova’ya döner dönmez önce ailesini ikna edeceğim bu evliliğe.”

Bu evlilikle Puşkin’in tarihine düşülecek notların arasına Natalya için “kendi güzelliğine âşık olacak kadar eksik akıllı” ya da “gerçekten çok güzel ama bir o kadar da boş” gibi cümleler yazılmasını ise ben kabul etmiyorum. Hele “Puşkin, bu evlilikte mutlu sayılmazdı.” denmesi… Natalya’nın da karşısında “sessiz” kalmayacağı biri girerdi yaşamına. Herkesin “tam akıllı ve dolu” olması gerekmezdi.

Daralıyorum birden. İnsanlara başkalarının aşkları üzerine konuşmayı yasaklamak gerekir belki de! Aşkın tek gerçekliği kendi içindedir. Gerçek, yalnızca Natalya ve Aleksandr’da (Puşkin) gizlidir. Kimseye düşecek söz olmamalıdır! Başkalarına düşecek sözlerden korkarak yitirilen eski bir aşk, geçmişin sisleri arasından başını uzatarak bir an bana bakıyor. “Sen Puşkin’e inanma!” diyor, “Aşksız bir yaşam sefalet değildir. Aşkın kendisi sefalettir.” 

Konuyu değiştirmek istiyorum. Soruyorum: “Kalenin eteklerinde eski bir konak vardı. Gözünüze çarptı mı?”

Başını olumsuz anlamda iki yana sallıyor: “Kalenin eteklerinde camiler vardı. Kilise, kilise olarak kalamamıştı.”

“Ahmet Tevfik Paşa’nın konağı diyorum. Kars Valisi Ahmet Tevfik Paşa… Evler de insanlar gibi kimsesiz kalınca mutsuz oluyor.”

Nedense bir evin mutsuzluğu Puşkin’i ilgilendirmiyor. Oysa biraz ötemizde bir ev ölüyordu. Sözde koruma altına alındığı söylense de camı çerçevesi kalmayan pencerelerin ardında korunacaklar bir bir yitiriliyordu. Belki de elinden başka türlüsü gelmediği için bulduğu her duvara izini bırakmaya çabalayanlar bu kez de konağın duvarlarına saldırıyor, olur olmaz yazılarla onları yaralıyordu. 

Belki de Puşkin’in aklından o anda bu uzun ve zorlu yolculuğu sırasında yolda rastladığı Türk gencinin cesedi geçiyordu. Karşısındaki 18 yaşında bir delikanlıydı. Bir kızınkini andıran solgun yüzü tazeliğini henüz yitirmemişti. Sarığı tozlar içindeydi. Tıraşlı ensesinde bir kurşun yarası vardı.   
 
Belki de ben Kars’a hiç gitmedim. Kars, Türkiye’nin en eski Türkçe adını taşıyan (Kars adının Karsaklardan geldiği söylenmektedir.) en yüksek ili de değildi. Kars’ın merkezinden kırsal alanlara doğru uzaklaştığımızda yollarda sık sık büyükbaş hayvanlara da rastlamayacaktık. İnsanların tek tek bir Kars’ı olabileceği gibi hepimizin tek bir Kars’ı da vardı. Anılar, romanlar, gezi yazıları… bunun içindi.  

Kars’ta Puşkin’le de karşılaşmadım belki. Ama yitirdiklerim vardı. Belki de hüznüm bundandı. Gerisi kurguydu.

 
Sevda Müjgan Yüksel
Kurşun Kalem Dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2017, sayı: 46



Not:
Yazıda Puşkin'in "Çingeneler" ve "Erzurum Yolculuğu" adlı kitaplarından alıntılar yer almaktadır.

Kars'ta kaldırımda yün çırpmak

Kars Masal Park

Kars Valisi Ahmet Tevfik Paşa'nın Konağı

Kars'ta çocukluğuna rastlamak

Kars'ta Ruslardan kalan bir bina

Kars'ta terk edilmiş evlerin hüznü

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.