how to make your own website

Ankara Kitap Fuarları


Yüreği Kırık Ben, Biz,
Kıyıköy

Sıcaktan eridiğimiz bugünlerde kendimi yollara ve fotoğraflara vurmak belki de akıl işi değildi ancak benim aklımla değil, yüreğimle sorunum vardı. 

Ne kadar sakınırsan sakın, insansın, arada yüreğini açman gerekiyor. Uzun uzun hesaplara kitaplara dalmanı gerektirmeyecek zamanlar ve insanlar özlüyorsun. Sonra kırılıyorsun. Sana yüreğini onarmak kalıyor. Ben de bu nedenle bir yürüyüş grubuna, son anda açılan bir yeri fırsat bilip katıldım. Kendimi yollara ve fotoğraflara vurdum. Herkese öneririm. Çok işe yarıyor.

Yürüyüş botlarını ayağıma geçirip sırt çantamı da atınca omzuma, bedenim anladı bir yürüyüş öncesinde olduğunu, mutlu oldu.  
Pendik’ten yola çıkacak araç en son Beylikdüzü E5 otobüs durağından beni alacak, sonrası Kıyıköy’e doğru uzanacaktı yollar. 

Sabahın ilk saatleri… Pazar sabahı… Sakin İstanbul.. Durakta üç – beş yolcu… Üzerinde İstanbul gibi ürkütücü bir kentte yabancı olmanın tedirginliğini taşıyan esmer bir delikanlı, elindeki cep telefonunu aceleyle durakta bekleyen yolculardan genç bir adama uzattı. Adam önce kendisinden ne istendiğini anlamadı bile. Esmer delikanlı, Türkçeye tam da dönmeyen diliyle telefonun öbür ucundaki kişiye nerede bulunduklarının anlatılmasını istedi. Genç adam, tanımadığı delikanlının isteğini canla başla yerine getirdi hemen. Durağın adı, etrafında ne var ne yok... Bir ara ben bile atılıp açıklamalara ekleme yapacak oldum. 

Bizim insanımız böyle güzel bir insan... Yardım dilersen uzatır sana elini. İnsanımızı severek başladım güne. Arkasından aracımız geldi, bindim. 

İlk ve tek molamızı Saray’da verdik.

Grubumuz, bir lokantanın dört duvarı arasında kahvaltı etmeyi, çorba içmeyi seçerken ben ilçenin ara sokaklarına saldım kendimi.

Karşıma Bülent Ecevit Parkı çıktı. Bu küçük parkı saran çay bahçesinin dolu tüm masalarında her yaştan erkek vardı, hiç kadın yoktu. Sabah sabah kadınların bir parkta oturmaktan öncelikli işleri (?) olmalı. Bu erkek egemen parkta Atatürk'ün "Yurta barış, dünyada barış" sözünün yazılı olduğu büstünün eteğinde bir çay içtim. Aynı dileği paylaştım: Barış! 

20 - 25 adım sonra Atatürk, gördüğüm en güzel anıtlarından birinde yeniden karşıma çıktı. Bana güzel gelen anıtın bir öyküsü olmasıydı. Ben öyküleri seviyorum.

Atatürk 18 Ağustos 1937’de Saray’ı ziyaret etmiş. O yıllarda hangi amaçla kullanıldığını bilmiyorum ama şimdilerde belediyenin bahçesi olan ağaçlık alanda ağırlanmış. Gölgesinde ayran içtiği yere 1981 yılında bir anıt yaptırılmış. 

“Haritada Bir Yerde” diye bir öykü yazmıştım en son. Birden yine “haritada bir yerde” olduğumu hissetim. Çevremde öykü kahramanları gezinmeye başladı. Belki dedim, çocuğun biri bir öykü kahramanı olmaya niyetlenir, Atatürk'e bir bardak ayranı o sunar. Belki Atatürk'e hiçbir heykelinde yüzünün neden gülmediğini de sorar. O, devlet adamı olmakla yüzü gülmemek arasındaki ilişkiyi anlayamaz. Gülmek, insan yanımızdır. Çocuklar bunu bilir.

Saray’dan Kıyıköy’e varmamız yarım saat bile sürmedi. Rehberimiz eşliğinde kendimizi hemen ormanlara, tepelere, bayırlara vurduk. Biz betonlaşan İstanbul’da erirken burada ağaçların koruyucu kanatlarının altında kendimizi iyi hissettik. Hırsı, öfkeyi, kırgınlıkları, düş kırıklıklarını, çekememezlikleri… insana özgü olumsuz tüm duyguları kendi adıma ben hep olduğu gibi ardımda bıraktım. İyileşmeye durdum. 

Dünyamız ve ülkemiz, insanın insana ettikleriyle boğuşurken bu boğuşmanın ortasında kalan yine insandı/bizdik. Çevremizi kekik kokuları sarınca mutlu olmaya gereksinimimiz vardı. Renk renk çiçeklerin neşesine…

 Bir mağarada yaşayan yarasaların keyfini kaçırmak için yolumuzu mağaraya çevirene kadar parkurumuz kolay bir parkurdu. Mağaraya inmemek de seçilebilirdi, seçenler oldu, ben onlardan değildim. Mağaraya ulaşan yolun bir yanının uçuruma bakmasında yarasaların payı olduğundan kuşkulanmadım değil. Zira bizi mağarada pek de dostça karşılamadılar. Biz cep telefonlarının ışıklarını açıp mağaraya dalınca onlar da topluca karşı koydular elbette. Belki de orada yeni bir öykü kahramanıyla tanışmışımdır. Bu yarasalardan birinin bana anlatacakları olduğunu hissediyorum. 

Arkasından yolumuz türkuaz renkli bir denizle buluşunca ben büyülendim. Bu ne güzel bir maviydi! Karadeniz, şaşılacak ölçüde sakin ve huzurluydu. Onu rahatsız eden/edecek insanlardan uzaktı, belki de ondan. Yok, mutlaka nedeni buydu. Bir de güzel esen rüzgâr… Biraz sonra insanların saldırısına uğrayan plajlarda denizin nasıl da koca koca dalgalarını insanların üzerine saldığına tanık olacaktık. Yaşar Kemal, denizin insanlara küstüğünü söylemişti. Bence ise artık doğa insana küskünlüğü geçti, onu sevmez oldu. Hatta ürker oldu ondan. İnsandan doğaya iyilik değil kötülük gelir oldu! Televizyondan kulağıma son çalınan haberlerde bir yerlerde yanıyordu yine ormanlarımız!  

Başladığımız yere geri döndüğümüzde aradan üç buçuk saat geçmişti. Zaman artık kendini denize bırakmanın zamanıydı ama ben bunu yeğlemedim. Ne yürümeye doymuştum ne fotoğraf çekmeye. İçimde bir şeyler hâlâ yarımdı. İyi değildi. 

Arkadaşlar, sahile koşarken ben Baba …’ın Yeri’ne oturdum. Bu, büyükçe bir dolmuştan bozma çakma kafeterya yerine elbette gerçek bir kafeteryaya oturabilirdim. Ama beni Baba …’ın Yeri çağırdı. Orada bir öykü mü vardı? 
Baba …, dünyaya pek asık yüzle bakan bir adamdı. Roman vatandaşlar hakkında benim aklıma öncelikle gelen “keyifli insanlar” olduklarıdır. Oysa o, tüm keyfini geçmişte bırakmış görünüyordu. Köfte, sucuk kızarttığı ızgaranın önünde oturuyordu. Izgara boştu. 

O sırada hemen yanı başımızda kumsala park eden bir jeep, homurtular ve savurduğu kumlarla rahatımızı kaçırınca muhtemelen akrabası olan bir genç onu uyardı: “Izgaranın kapağını kapat.” Baba … ‘dan hiçbir tepki gelmeyince uyarısını daha yüksek sesle yineledi. Bunun üzerine bu kez Baba …, gence baktı ama ne bir söz etti ne eyleme geçti. Bakışlarıyla “Duydum seni.” dedi. Arkasını tamamlamak ona ve bana düştü: “Bir şey yapmaya gerek yok.”

Sahile inene kadar uzanan yol, pek çok aracın park etmesine uygunken birinin neden kumları yeğlediğini anlamak zor muydu, bilmiyorum. Benim anladığım, jeep deyip geçmeyeceksin oldu. Ben geçerim çünkü. Belki onun da (Jeep diye de düşünebilirsiniz, direksiyonundaki genç adam diye de. Bütünleştiklerine kuşku yok!) istediği buydu.  

Bu arada önüme konulan iki yudumluk, ufacık çaya düş kırıklığıyla baktım. Ayrıca buraya otururken bana sunulacak çaya hiç kafa yormadığımı da fark ettim. Çay, çay mıydı? 

Arkasından plastik sandalyelerin üzerinde bir aile konakladı. Genç kız sucuk ekmek isteyince Baba …’a iş düştü. Kapağını kapatmadığı, toz yutan ızgaraya yöneldi. 

Görülen o ki bu, benim şu an gereksinim duyduğum bir öykü değildi. Cüzdanımdan topladığım bozukluklarla çayın parasını denkleştirip kalktım oradan. Bütün para verip üzerini beklemek istemiyordum. 

Kumsala inen yolun karşısında nereye çıktığını bilmediğim merdivenler vardı. Gökyüzüne çıkıyor olabilirdi. Doğrusu bu da çok hoşuma giderdi. Gerçi insanları eritmeyi kendisine görev bilen güneş iş üzerindeydi. Ancak çıkılacaktı o merdivenler.  

Çıkar çıkmaz bu kez merdivenler benimle konuşmaya başlamasın mı?
“Balığı denizden çıkarabilirsin ama balığın aklından denizi çıkaramazsın.” 

Hemen yanıt verdim ona: “Balık, aklında denizle öylece ölüverir.” Ama yine de aklından denizi çıkarmamakta direnmek güzeldi. 
Hemen fotoğraf makinemi merdivenlere çevirdim. Deklanşöre basarken kulağıma yeni bir ses çalındı: “Abla, senin de mi dikkatini çekti o söz?”

Bu kez merdivenlerden gelmiyordu. Merdivenlerin bitimindeki bir bankta oturan bir delikanlıdan geliyordu: “Benim de çekti.”

“Güzel söylemiş.” dedim. Arkasını söyledim mi düşündüm mü, emin değilim: “Denizi akıldan çıkarmamak gerek. Öleceksek de aklımızda denizle ölelim.” 

Herhalde güneşten. Düşlerimi eritemeyince gerçeklik duyguma saldırıyor olsa gerekti.
 
Merdivenlerin bitimindeki bir başka bankta kara çarşaflı genç bir kadın oturuyordu. Kucağında küçük bir çocuk vardı. Onun güneşten çektiği benden de beter olsa gerekti. Birden bedenim tüm insan bedenlerinin sözcüsü oldu sanki: “İnsan bedeni çıplaklığı seviyor.” Giysisi, hapishanesi mi olurdu insanın? Nereye gidiyordu bu konuşma? Ar, namus, terbiye… bir şeyler vardı! Şimdi çullanırlardı üzerime. Onlarla uğraşacak hiç gücüm yoktu. 
Merdivenlerin bağlandığı sokağın başından birtakım sesler çalındı kulağıma. Birileri yiyip içiyordu. “Çay…” dedim. Bu kez gerçek bir kafeteryayla karşılaşmayı umabilirdim. Oysa karşıma çıka çıka evlerinin önüne attıkları masada yiyip içen bir aile çıktı. Tüm sesleri bastıran bir erkek sesi, “Ben sana benim önüme yemeği ya soğuk ya sıcak koyacaksın demedim mi? Ilık bir şey istemem ben!” 

“Elbette! Kadınlara dünyayı başka nasıl dar edeceksiniz?” diye bağıran ben miyim diye bir an telaşlandım. Durduk yerde başıma iş açmayayım! Bu adamla baş etmek kim, ben kim? Yanlarından geçip gittiğim halde kimse benimle ilgilenmeyince isyan edenin içimdeki feminist kadın olduğunu anladım. Kim olursa olsun kadın hakları diye tutturanı, “feminist” diye damgalamaya alışkınız ya benimki de o hesap. Yoksa feministlikle derdim yoktur. Düzenler değişmeden erkeklere anlatılacak bir söz olmadığını öğrenecek kadar yaşadım artık!
Bu kez karşımda süslü bir tabela… Üzerinde “… Hanım Konağı” yazıyor. Gözlerim bir an gerçek bir konak aradı. Ne konağı? Karşımdaki düpedüz bir gecekondu!

Şimdi bana inanmayacaksınız. İnanmayın da! Birden sokaklar boyunca uzanan tüm gecekondular dile geldi: “Gecekondular senin aklında! Bizim yüreğimizde konaklar var!” 

Öyle midir? Gecekondu dersek gecekondu, konak dersek konak mı olur? Gecekonduların, pardon konakların önlerine, bahçelerine atılan tüm masalar, sandalyeler, koltuklar, kanepeler şen kahkahalar attılar. “Sizi sevdim.” dedim onlara. “Yaz gecelerinin keyfi sizinle çıkıyor.” Yoksa benim yaz gecelerimin keyifsizliğinde onlardan yoksun olmamın da payı mı vardı? 

Makinemin objektifi, yerleştirdiğim avucumda heyecanla kıpırdayınca “fotoğraf kokusu” aldım. Köşe başındaki evin gölgesi dört kadını ağırlıyordu. Kadınlar, sırtlarını eve vermişlerdi. Basacak olsam deklanşöre… Kadınlar, tanımadıkları insanlarca fotoğraflarının çekilmesinden genellikle hoşlanmazdı. Bu konuda fırça yemişliğim vardır. Ben düşünedurayım, kadınlardan biri (sol baştaki) eyleme geçti. Eylemin başında selam vermek vardı. Beni selamladı. Bununla kalsa iyi, bir de demesin mi? Eliyle yanında oturan kadını göstererek “11 yıl sonra yüz yaşına girecek. Çek fotoğrafını Facebook’a koy da millet tıklasın!” Ah, Facebook, sen nelere kadirmişsin! Çekmez miyim? Deklanşöre basarken sormaktan da geri durmadım: “Teyzeciğim, nedir uzun yaşamanın sırrı?”

Teyze, boş gözlerle baktı bana. Sanırım bu soruya verecek yanıtı yoktu. Beni çağıran ancak kendisinin fotoğrafını çekmememi isteyen kadın yeniden atıldı: “Balık yemek!” dedi. “Çok balık yer!” 

Elbette! Kıyıköy, bir balıkçı köyüydü. Kimi evlerin bahçelerinde balık ağları da görmüştüm. 

Arkasından yüz yaşına girmesine 11 yıl kalan teyzemiz, yanına gelince yüzündeki büyükçe yara izini fark ettiğim, belki de o nedenle fotoğrafını çekmemi istemediğini düşündüğüm kadına karşı çıktı: “Ne dedin sen?”

“Bir şey demedim. Balık yiyor dedim. Yemiyor musun?”

Onlar aralarında tartışırken ben uzaklaşıp birkaç kare de öyle yakalamak istedim. İstediğimi de yaptım. 

Fotoğraf makinem hemen ardından beni bu kez de siyah bir duvarın önünde açan pembe beyaz güllere doğru çekiştirince bir parça kızdım ona. Pek sabırsızdı canım! Gerçi güller, yer yer beyaz fırça darbelerinin saldırısına uğramış siyah duvarın önünde gözüme pek hüzünlü göründüler. Yenmiş, delikli yaprakları, solmuş dalları… Pek bakımsızdılar. Ne bakımı arıyordum? Görülen o ki bakım sözcüğü bu sokaklarda yerini yaşamda kalmaya, ona tutunmaya bırakmıştı. 
Ben farkına varmasam da zaman yine koşusundan geri kalmamıştı. Bizi Kıyıköy’e ulaştıran aracın başında toplanacağımız saate doğru hızla ilerliyordu. 

Plaja inerken gözüme “Aya Nikola Manastırı” diye bir tabela çarpmıştı. Oraya doğru da bir yol uzansam… 

Uzandım. 

Karşıma Bizans döneminden (6. yüzyıl) kalma bir kaya manastırı çıktı. Zemin katta kilise, daha aşağıda ayazma, üstte keşişlere ait bölümler... Kayalar oyularak meydana getirilmiş hücreler… Manastırın basamaklarla inilen alt kotunda gizli bir geçit… Üst kotta kırılan, yağmalanan mezarlıklar… Hiç bana göre değildi. Yoluma bir keşiş çıkacak olsa… Bu, benim anlayabileceğim bir dünya değildi.

Bu arada manastırın 31 yıldır gönüllü bekçiliğini yapan Hamdi Kaya, konuklarını davulla zurnayla karşılıyordu. O sahip çıkmasa manastırın pislik yuvasına dönüp hepten tahrip olacağına hiç kuşku yoktu. Ama ben manastırın neden korumaya alınmadığını anlamış değilim. Nasıl kaderine terk edilirdi?

Fotoğraf makinem yorulmuş olmalı ki deklanşörü daha keyifli yerlere çevirmemi istedi benden. İnsanın yükü ağırdı ama onsuz da öyküler olmuyordu. İnsanların doğaya kaçmak istemelerini nasıl anlayabiliyorsam aynı anlayışı fotoğraf makineme de göstermeliydim. Yüzünü, Istıranca ormanlarından kopup gelen, Kıyıköy’ün iki yakasına dökülen ırmaklara dönmek istiyordu. Üstelik ırmaklar renklerini de o ormanlardan alıyordu. Ancak yolumun üzerindeki Pabuç Deresi boyunca uzanan piknik alanına dalınca doğanın pek de mutlu olmadığını gördüm. Çadırların da yer aldığı bu alan pis ve bakımsızdı. Bunca insan, kendilerine bağırlarını açan doğaya karşı nasıl bu kadar acımasızdı? Denizi, ırmağı, ormanı el ele verdiği halde nasıl olur da yine de insanoğluna yaranamazdı? Nankör olan kediler değildi, insanlardı. 
Mobirise
Mobirise
Mobirise
Aracımıza yeniden binip bu kez yolumuzu İstanbul’a doğru çevirdiğimizde günün de sonuna gelmiştik. Gözlerimi yumsam dalıverecektim! İyiydim. Dalabilirdim. Ancak fırsat kalmadı. Manda yoğurdu ve başka “doğal” ürünler almak için Bahçeköy’de duraklayınca grubumuz yeniden dağıldı. “Doğal ürün” sözü artık büyülü bir söz oldu. Doğallığı yok edip sonra da ardına düşüyoruz! 

Kimimiz doğal ürünlere bakarken kimimiz çay içeceğimiz bir kıraathanede konakladık. “Biz” olmak hoşuma gitti. Yüreği kırık olan bendim. “Biz” iyiydik. Kıyıköy, görülemeye değerdi.

Sevda Müjgan, Patika Dergisi, Ekim - Kasım - Aralık 2017

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.