how to create your own website for free

Ankara Kitap Fuarları

Doğumunun 100. Yılında
Mîna Urgan’a Mektup

12 Kasım 2015, Büyükçekmece

Mîna Hanım, 

Sonbaharın yerini kışa bırakmaya hazırlandığı bugünlerde bahardan bile değil, yazdan kalma bir günü yaşarken Büyükçekmece, sizden deniz kıyısında sık sık yaptığım yürüyüşlerden birinde bana eşlik etmenizi istesem, siz de başınızdan aşkın işlerinizin arasında bir yol bulup isteğimi kabul etseniz… 

Biliyor musunuz nasıl bir yürüyüş olurdu bu? İzninizle anlatayım.

Bir yere varmayı düşünmeden yalnızca göğün aydınlığına, denizin mavisine, martıların kanat çırpışlarına, rüzgârın yumuşak dokunuşlarına hayranlık duyarak birlikte yürüyoruz. Duyumsuyoruz yaşamak güzel… Sizin de yaşamı sevinç dolu duyumsamayı bilen insanlardan biri olduğunuza kuşku yok. 

Ozan dilince “yaşamak bunca güzelken” ölümü yakıştırabilir mi insan kendisine? Yok, ölüm yakışmaz insana! Size de! Ondandır, yüze erse de yaşınız, yanım sıra yürümeyi sürdürüyorsunuz. On beş yıl önce bırakıp gidiyorum sandığınız (belki de sanmadığınız) dünya, dirençli yanınızla çokça bildiğinizce, iyimser yanınızla çokça başka. 

Siz dünyaya geldikten yarım yüzyıl sonra ben sizden ödünç aldığım dirençli ve iyimser yanınızı, bir yarım yüzyıl sonraya, bugüne taşıyacağım. Dünyada ve Türkiye’de süregelen/giden kötülüklere/vahşetlere dirençli yanımla karşı dururken iyimserliğim yaşama sevincimi çoğaltacak. Başka türlüsü olmaz. Siz “Gençliğimde de solcuydum, ihtiyarlığımda da solcuyum.” dediniz; ben de kendimi bildim bileli solcuyum. Yani dirençli ve iyimserim. Sizin gibi. Ancak bunun dışında size pek çok ortak noktamız var diyemeyeceğim. Yüzeyde görülen benzerliklerin arkasında öykülerimiz bambaşka. Belki de bana “Kadınların öyküleri bambaşka olmaz, buluşurlar pek çok yerde.” demenizi istiyorumdur. Kadınların pek çoğu (Ben de mi?) kimliğinin önüne “kadın” duvarını çekmek zorunda kalırken siz öyle dertleriniz olmadığını söylüyordunuz: “Annemin böylesine ilerici ve aydınlık kafalı olması sayesinde törelere bağlı, tutucu bir toplumda kadın olarak yaşamın ezikliğini hiçbir zaman hissetmedim.(…) Ben olumsuz anlamda hiçbir zaman kadın olmadım yani erkekler tarafından ezilmedim. Kadın olmanın ezikliğini değil, keyfini yaşadım ancak.” (s.119)   

Siz şanslı bir kadınsınız. Daha doğrusu siz şansını aklıyla yönlendiren güçlü bir kadınsınız. Onca anıyı sığdırdığınız, dolu dolu geçen yaşamınızın bugüne ve yarınlara değecek yanı da bu.   

Her zaman büyük bir gönül borcu duyduğunuzu söylediğiniz annenize de, izninizle, yanımızda bir yer açmak isterim. “Şefika ile aynı evi paylaşmak çok ilginç olmakla birlikte fazlasıyla heyecan vericiydi.” (s.102) sözleriniz, annenizin varlığının yürüyüşümüzü renklendireceğine işaret ediyor. 

Kızlar, varlıklarında annelerinden çok iz taşır. Bir kadını tanıyabilmek/anlayabilmek için annesini de tanımak gerekir. Bu belirlemeyi yaparken kendi annemi de anıyorum elbette. Batı uygarlığına meraklı, kültürlü bir Osmanlı burjuvasının kızı olan anneniz Şefika ile bir devlet dairesinde memur olan dar gelirli bir babanın kızı olan annem Müjgan’ın yollarının kesişmesi mümkün olmasa da Büyükçekmece sahilinde onları da buluşturmak isterim.
 
Biz dört kadın… Nasıl da güzel olduk!

Burası tam sözü alacağınız yer! “Kadınlar ne zaman güzel olur?” diye soruyorsunuz. Kılık kıyafet açısından biraz döküldüğünüzü kabul ettiğinize, çok zaman aldığı, üşendiğiniz için makyaja başlayamadığınızı da bildiğimize göre dış görünüşüyle güzel olmaktan söz etmediğinizi anlamak zor değil. Bu arada makyaj yapmayı hiçbir zaman beceremeyen, seçimlerini her zaman rahat giyinmekten yana yapan ben de sizden farklı değilim.  

Fransız uygarlığının egemenlik kurduğu bir evde yetişen, varlıklı bir kadının (siz değinmeye gerek duymadığınız halde) “şık” bir kadın olmayacağını düşünemesem de anneniz Şefika, farklı bir noktanın altını çiziyor: kendi ekmek parasını kazanan özgür bir kadın olmak gerektiği. (s. 118) Hesap kitap bilmediği için ailesinden kalan mirası bitiren Şefika, darlığa düşünce kendisi de çalışmayı (pek başarılı olamasa da) en azından denemekten geri durmamış. 

“Kendi ekmek parasını alın teriyle kazanan, meslek sahibi, çalışkan bir kadın olmanın onuru”nun kadınları güzel kıldığına annem Müjgan Hanım da (Ben sizin aksinize ona adıyla seslenemiyorum. “Hanım” benim sevdiğim bir sözcüktür. Bana resmiyeti değil, saygınlığı çağrıştırır. Günümüzde en çok gereksinim duyduğumuz şeylerden birinin de “saygı” olduğunu düşünüyorum.) katılıyor. O da liseyi bitirir bitirmez çalışmaya başlayan, “geçim derdi” hiç bitmeyen bir kadındı. Ben de bir kadın için “kendi ekmek parasını” kazanmanın ne kadar öncelikli/önemli olduğunu önce onun yaşamında gördüm. Arada dudaklarına sürdüğü bir rujun dışında anneme ilişkin anımsadığım başka bir makyaj malzemesi olmasa da (Benim de başka bir makyaj malzemem ol(a)madı.) onların (annelerimizin) bizden ve günümüzün kadınlarından farklı olarak “çağdaş kadın”ı temsil etme gibi bir sorumlulukları olduğunu düşünürüm ben. Üstelik onlar gerçek anlamıyla beş parmağında beş marifet kadınlardı. Annemin kendi eliyle diktiği giysileri bir başka güzeldi. 

Burada bir kez daha söze giriyorsunuz: “Şimdi beğenilmeyen o birinci Cumhuriyet günlerinde, yalnız annem değil, toplum da daha ilericiydi. Mustafa Kemal, kadınları hep yüceltiyordu. Kadınları dışlayan bir milletin çağdaş olamayacağını, uygar bir ülkede kadınların erkekler kadar önemli bir rol oynayacağını vurguluyordu. Kadınları toplum dışı tutmak, onları aşağılamak eğilimi, o sözümona “demokrat” partinin iktidara gelmesi ve gericiliğe ödünler verilmesiyle ancak 1950’den sonra başladı.” (s.119)

Ben tam da bu nedenlerle kadın olmanın ezikliğini hissetmedim diyemiyorum. 

Annem Müjgan Hanım ilk kez söze giriyor: “Adını ne güzel koyduk: Ekmek parasını alın teriyle kazanmak insanı onurlu yapar.” 

Yine tam sözü alacağınız bir yer… Bu kez de “Bu kadını kurtarıyor mu?” diye soruyorsunuz. “Ekmek parasını alın teriyle kazanan kadın olmak yetiyor mu?” Sorunuzun içinde yanıtın varlığı da çok açık hissedildiği için bu soruya üçümüz de “evet” diyemiyoruz. 

Annem Müjgan Hanım, çokça kendi yaşadıklarından olsa gerek “Aileler ve toplum düzeni kadınları, erkeklerin egemenliğini kabul etmeye zorluyor, şartlandırıyor.” diyor. O da ekonomik özgürlüğü olan, eğitimli bir kadın olduğu halde bir erkeğin (babamın) yarattığı cehennemden kurtulmayı bilemedi. Evliliğinde mutlu olmasa da ailesini ve toplum düzenini aşamadı. El âlem ne der diye düşünmekten ne acı ki kendisinin ne dediğine hiç sıra getiremedi. Bu “ne der”ler gücünü yok etti. 

İlk eşini yitirdikten sonra ikinci evliliğini yapan Şefika’nın sesi, evliliğinin katlanılamaz bir hal aldığını düşündüğünde eşinden boşanmakta duraksamadığı için gür çıkıyor: “Kadınlar iyi evlilikler yapsın elbette ancak canları isterse evlenirler istemezse evlenmezler. Evlilikleri yürümezse de boşanırlar.” (s.118 - 119)

O, siz ve ben evliliğini yürütemeyince boşanmaktan başka yol bulamayan üç kadın olarak öleceği güne kadar “evli” kalan annem Müjgan Hanım’a dikiyoruz gözlerimizi. Siz belki “mutlu/umutlu” bir söz bekliyorsunuz ondan ama ben onun mutsuz/umutsuz öyküsünü bildiğim için konuyu değiştirmek istiyorum. “Kadınlar yalnızca evlilik yaşamlarında haksızlığa uğramıyor.” Elbette bana karşı çıkıyorsunuz: “Özel hayatımda da, meslek hayatımda da kadın olduğum için haksızlığa uğramadım.” (s.121) 

Dedim ya, siz şanslı bir kadınsınız. Belki de böyle söyleyerek size haksızlık ediyorum. “Şans” deyip çıkmak işin içinden sizin gücünüzü küçümsemek olur. Her zaman kadınların akıllarını kullanmalarının şart olduğunu savunan siz, savunduklarınızı hayata geçirme gücüne de sahiptiniz. 

Annem Müjgan Hanım, bu güce sahip değildi demeye dilim varmasa da… Belki de kadınları “mutsuz” olmaktan ötesi korkutuyor. Böyle adaletsiz bir toplumda, böyle bozuk bir düzende… Kimseleri suçlamak istemem. Görünenlerin ötesinde hep görünmeyenler olduğunu iyi bilirim. Sonunda herkes kendi gerçeği içinde tüketiyor ömrünü. Kadın gerçeğinin ise yüzü çok az aktır/aydınlıktır bu ülkede/dünyada. 

Bu kez karşı çıkmak için değil, gördüğünüz bir gerçeğin altını çizmek için söze giriyorsunuz: “Evliliklerin çoğu mutlu değil. Çok iyimser olduğum halde işin içyüzünü anlayınca evli çiftlerden ancak yüzde onunun gerçekten mutlu olduğu kanısına vardım. Yüzde doksanı ise kimi zaman örtülü kalan, kimi zaman apaçık ortaya çıkan bir çatışma halinde.” (s. 25)
Annem Müjgan Hanım’ın sözünü ettiğiniz yüzde doksanın içinde olduğu için sesi güçlü çıkmıyor: “Boşanmak da kolay değil!”

Ben kaşlarınızı çatarak anneme çıkışmanızı beklerken tam tersine onaylıyorsunuz onu: “Çünkü çocuklar vardır, karşılıklı çıkarlar vardır, alışkanlıklar vardır. Üstelik yalnız kalmaktan ödü kopar herkesin.” (s. 25)
 
Burada da ben karşı çıkmak istiyorum size. Biliyorum ki boşanmamak da çocuklar açısından bir sorundur. Çocuk için anne ve babası arasında süren savaş, yürümeyen evlilik, derin bir yaradır. Ama susuyorum. Sözcükleri sevmiyorum kimi an.

Anneniz Şefika, sizin o “yalnızlıktan ödü kopan herkes”ten ayrıldığınızı belirtmeden geçemiyor: “Oysa sen evliliğe hiç yanaşmıyordun. Evliliğin sana çok zor gelmesinin nedeni yalnız yaşamaktan hoşlanmandı.” 

Tekeşliliğe inandığınızı söyleseniz de o tek eşle aynı evde oturmaya gönlünüzün razı olmadığını saklamıyorsunuz: “Onu her gün görmek ama geceleri evimde tek başıma kalmak, tek kişilik yatağımda kitabımı okuyup tek başıma uyumak istiyordum. Üstelik beraber yaşayanların doğal olarak birbirlerinin en kötü yanlarını gördüklerini, bunun da bir ilişkinin bozulmasına neden olabileceğini bilmekteyim.” (s.25) 

Annem Müjgan Hanım, sözlerinizi yanlış yorumluyor: “Evlenmediğiniz için pişman değil misiniz?” 

Evlenmeseydim çocuklarım olmayacağı için pişman olurdum. Küçük çocukları, bebekleri tutkulu bir sevgiyle severdim. Çocuk istiyordum ama evlenmeden çocuk istediğim için ortada bir sorun vardı.” (s. 24)
 
Sizin gibi devlet memuru bir kadının nikâh dışı bir çocuk doğurması zor olduğu için mi evlendiniz diye düşünmekten kendimi alamıyorum bir an. Anılarınızda eşiniz neredeyse hiç yok. Düşüncelerimi sezmiş gibi sürdürüyorsunuz sözlerinizi: “Mutlu bir evlilik yapsaydım en azından beş çocuğum olurdu. (…) Küçük çocuklar özellikle üç yaşına kadar inanılmaz bir mucize, bir sevinç kaynağıdır benim gözümde.” (s.33)
 
Mutsuz evliliğinizde sizin iki çocuğunuz oldu, benim bir. Oğlunuz ve kızınızla yaşadığınız çatışmalar pek çok anneye yabancıdır değildir. Kızınızın yakınması, bana kendi kızımın yakınmalarını anımsattı. Kitaplardan, yazmak çizmekten başını alamayan annesine “Ben normal bir anne istiyorum!” diye sık sık kafa tutardı. Sizin kızınız da “Senin profesörlüğünden bana ne? Ben herkesin annesi gibi ev hanımı anne istiyorum.” (s. 37) diye dikilmiş karşınıza. Belki haklısınız, “anne sevgisi ömür boyu süren gönüllü bir kölelik, umarsız bir aşk.”(s. 36) Ben yine de çocukların evliliğin en güzel armağanları olduğunu düşünürüm. 

Birden içsel konuşmalara dalanın yalnızca kendim olmadığını görüyorum. Biz dört kadının arasına kocaman bir sessizlik düşmüş. Ancak sessizliklerimiz, yazdan kalma bir günün tadını çıkarmak isteyen insanların sesleri arasında sessizlik olarak dönmediği için bize ayrımsamamışız bunu.  
Aramıza çöken bu ağırlıktan kurtulmak için sessizliğe değil, seslere odaklanma gereksinimi duyuyoruz. “Martılar” diyorum ben “Sait Faik martıları severdi.”

Siz bir parça hüzünleniyorsunuz: “Sait Faik, sadece Türkiye’nin en iyi öykü yazarı değildi, benim sevgili arkadaşımdı.” (s. 236)
  
“Benim de arkadaşım olsun, isterdim.” 

“Belki de istemezdin. Onunla iletişim kurmak güçtü.”

 İnsanlarla iletişim kurma konusunda pek başarılı olmadığım için sözü uzatmıyorum. Sait Faik’in öyküleriyle yetinmeye razı oluyorum.  
 
“Küllük Kahvesi’ne uğra sen. “diye sürdürüyorsunuz sözünüzü. “Orhan Veli’yle tanıştırayım seni.”

Bu kez ben karşı çıkıyorum: “İstemem.” diyorum.

Anlamıyorsunuz: “Seversin bilirdik Orhan Veli’yi.”

“Şiirlerini severim elbette ama Nahit Hanım’a yazdığı mektuplardan sonra...”

“Âşık Orhan Veli’yi sevmedin mi?"

 “Kızdım daha çok. Pek bir yitirmiş kendisini.”

Şefika’nın ilgisini çekiyor sözlerimiz. Alaycı gülümsüyor. Aşk, ona yakışmıştır diye düşünmeden edemiyorum. Birçok talibini reddettikten sonra ilk eşiyle (Tahsin Nahit’le) aşk evliliği yapan Şefika… Büyükada’nın Âşıklar Yolu’nda geceleri evin Rum hizmetçisinin giysilerini giyerek buluşmaktan çekinmediği Tahsin Nahit…

Bu kez alaycı gülümseme sırası size geliyor: “Ama babam yaşasaydı, annemle beraber kalırlar mıydı diye düşündüğüm olur. Çünkü duyduğuma göre delikanlı babam biraz çapkınmış.(…) Bu yüzden annemi birçok kez aldatmış.” (s. 131)
 
Bu kez alaycı gülme sırası bana geliyor: “Öyleyse aşklar varsa da gün geliyor yalan oluyor.”

Annem Müjgan Hanım ise boş gözlerle bakıyor sanki. Onun da “aldatılmak”tan yana yaralı bir kadın olduğunu biliyorum. Kadınların bu yarayı kabullenmeyecek kadar onurlu olmaları gerektiğine de inanıyorum diyecek olsam… Annemi incitmekten korkuyorum yine. Onun gerçekten hiç âşık olup olmadığını düşünüyorum. Sonra bu “gerçekten” sözüne takılıyorum. Her şey “gerçekten” mi olmak zorundaydı? Kim sokmuştu aklım(ız)a bunu? Yalandan da olsa âşık olmak ömre zarar değildi belki! Birden “Bir Dinozorun Anıları”nda aşka neredeyse hiç yer vermediğinizi düşünüyorum.
 
Karşı çıkmanın en sevdiğiniz işlerden biri olduğunu iyi biliyorum artık. “Dokuz yaşındayken kırkında bir adama fena halde âşık olmuştum.” diyorsunuz. “Bizler gibi yazları Büyükada Yat Kulübü’nde oturan, saçları kırlaşmış, koyu mavi gözlü, çok yakışıklı bir Yahudi’ydi. Çevresinde daireler çizerek dolanır, ona uzaktan bakıp dururdum.(…) Öyle derin aşk acıları çekiyordum ki!” (s. 141 - 142) 
 
Aşk(lar)ı özeliniz mi bildiniz ya da gün geldi anılmaya değer aşkınız kalmadı mı, hepsi yalan mı oldu? Aşk, böyle bir tutku; gelir ve geçer. Bizi güzel kılar, yerlere de düşürür. Yani zor iş. Anlamaya çalışmak gerekmez. 

1890 yılında bile kızlarını denize sokacak kadar yeniliğe açık bir babanın kızı olarak Büyükada sahillerinde çocukluğundan beri denize giren ve bir balık gibi yüzen anneniz Şefika, Büyükçekmece sahilinde de aynı isteğe kapılmasa söz nerelere uzar giderdi, bilemiyorum. O denize koştu, siz de yüzmekte ondan aşağı kalmazdınız, onu izlemekte duraksamadınız. 

Benim annem Müjgan Hanım ise bir sahil kentinde (Samsun’da) yaşadığı halde ailesinde öyle bir anlayış olmadığı için hiç denize giremedi, yüzmeyi öğrenemedi. Ben de ancak gençlik yıllarımda kendimi kurtaracak kadar yüzmeyi öğrensem de “korkak bir yüzücü” olarak kaldım hep. Dolayısıyla biz onların ardından atamazdık kendimizi denize. 

Ne yapardık?

……….

Yürümek bana çok iyi geliyor ve bu deniz. 

Hem benim de sizin gibi yalnızlıkla aram iyi. 

Ayrıca sahilde yürüyüşe çıkan yalnız bir kadın olmadığımı siz ve ben biliyoruz. 

Biz dört kadın… Nasıl da güzel olduk!

Yaşamak bunca güzel. Biz dirençli ve iyimseriz. Daha ne olsun!

Kucaklıyorum sizi ve mektubumu bitirmiyorum. Bir gün de Yavrunun Çayhanesi’ne gidip birlikte Neyzen Tevfik’i dinleyelim istiyorum. 



Sevda Müjgan Yüksel
Kalemden Kaleme (Ortak Kitap), 2017



Alıntılar
Mîna Urgan, Bir Dinozorun Anıları, Yapı Kredi Yayınları, 18. Baskı, 1998, İstanbul,  

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.