Mobirise





Sevda Müjgan'ın Çocuk Kitapları

Münevver Oğan

"Korkak Kızlar Cesur Erkekler, O Büyük Uğultu, Sonsuz Sonsuza Kadar" Sevda Müjgan’ın çocuklar için kaleme aldığı kitaplar dizisinden üçlemenin adları… Çocukluk insanın yaşamında belli bir dönemin adı olsa da usta bir yazarın kaleminde büyüteç olur; bireyin iç evrenindeki ilk tohumların renkli dünyasına götürür bizi. O tohumlar ki yaşam yolculuğumuzun ergenlik, gençlik, orta yaşlılık ve yaşlılık dediğimiz evrelerinde açmayı sürdürür. Ta ki doğa ana; gören, duyan, işiten ve duyumsayan insana dur diyene kadar!

Korkak Kızlar Cesur Erkekler
Yazar, dizinin ilk kitabını üç mevsimle adlandırarak oluşturmuş ve oluştururken de ipucu vermiş sanki; sonbahar, kış, yaz… Tıpkı yaşamdaki gibi, çocuk genç ya da yetişkin olalım hangimiz geçmemişizdir ki feleğin çemberinden?

Sevda Müjgan, bu kitaplarda çocuğun dünyasından dünyamızı, kavramları ve yaşananları yeniden sorgulatıyor. Sahi nedir çocukların dünyasında saklı kalan?

Sonbahar… Dul kalan Kuzey öğretmenin yeni eşi Emel Hanım'dır. Veda, Emel Hanım'ın üvey kızıdır, annesi kardeşini dünyaya getirirken hayata veda etmiştir. Emel Hanım ile Kuzey Bey'in evlilikleri sadece çocuklar yüzünden sürmektedir.

Cömert, yavru kedi peşinde koşarken kaybolur ve tarihi eser kaçakçılarının kim olduğunu öğrenir. Cömert’in kaybolması üzerine Emel Hanım bunalıma girer, süregelen hastalıklarının da nüksetmesiyle hastaneye yatırılır. 

Kış… Yaren, dayısının babasına yazdığı mektuptan annesinin hastalığının çok ağır olduğunu öğrenir, arkadaşı Mesel onu teselli etmeye çalışır.

Yaz… Veda, çiçeği burnunda bir ebe olmuştur, Emel annesine verdiği sözü tutar, Yaren’e ve çocuklara göz kulak olur, onları koruyup sever. Emel Hanım'ın bu dünyadan ayrılmasından sonra Veda’nın mezuniyeti ailenin tümü için mutlu bir gün olmuştur.

Yaren ve Mesel’in adını koyamadıkları şey nedir? Aşk olabilir mi? Kitabın son tümcelerinden birinde “Hayat, vedalardan oluşan bir akıştı.”deniliyor ve ardındaki tümce şöyle sürdülüyor: “Ama her vedanın arkasından yeni bir sayfa açılıyordu.” Tıpkı Yaren ile Mesel’in konuşmalarında olduğu gibi:

-Sen beni seviyor musun?
-Elbette seviyorum.
-Ama gerçekten seviyor musun?
Gerçekten sevmek neydi? O anda Yaren’in ve Mesel’in buna verecekleri yanıtları yoktu.

Bahçe içindeki tek katlı evlerin yavaş yavaş yerini dört beş katlı apartmanlara bıraktığı Zümrüt Sokak’ın dili olsa da söylese; Kuzey öğretmen, Kuzey öğretmenin kurşunlanması, Emel Hanım, çocukları Yaren, Cömert, Kerem, Veda ebe, Yaren’in mahalle arkadaşı Dilşad, Dilşad’ın amcasının oğlu ve Yaren’in hoşlandığı çocuk Mesel, Veda’nın arkadaşı Cem, içinde tarihi paralar bulunan kese, çocukların keseyi atması, Fatma ninenin onları görmesi, kızların korkaklığı-erkeklerin cesurluğu üzerine çocuk dilinden eleştiriler, tarihi eser kaçakçıları, polisler, babanın hastalanması, annenin kaygısı, çocukların telaşı… Bütün bunların harmanlandığı bir iklimde yaşananlar…

Kızların korkak olmadığı aksine ne denli cesur oldukları, dostlukların kolay kazanılmadığı, sınanarak yol alınabileceği bu kitap okununca anlaşılıyor.

O Büyük Uğultu
Küçük Yaren, annesini kaybettikten sonra ablası Veda ebe ile onun çalıştığı kasabada yaşamaktadır. Yaren, adaşı Yaren öğretmen ile bu kasabada tanışır.

Kasabanın doktoru Feride, Veda ebe arkadaşını karşılamaya gittiği için onun kardeşi Yaren’i kahvaltıya çağırır.

Kasabalı küçük kız Kardelen, doğum yapmak üzere olan annesi için Veda ebeyi çağırır, Dr. Feride ise daldığı çocukluk yıllarından kasabanın gerçeğine, daha doğrusu Kardelen’in gerçeğine dönecektir.

Cem, Veda ebenin sevdiği gençtir, onu beklemektedir.

Çocuk Yaren’in gözünden küçük bir kasabada Yaren öğretmen, Veda ebe, Dr. Feride gibi gencecik insanlar, kendi sorunları, kasaba insanlarının sorunları, bu sorunlar içinde yaşama tutunma çabaları, görev aşkı ve doğal afet olan deprem anında insanların durumu yazar tarafından duyarlı bir bakış açısıyla verilir. Küçük Yaren dizinin ilk kitabında (Korkak Kızlar Cesrur Erkekler) anneyi, ikinci kitap O Büyük Uğultu’da ablayı kaybetmenin acısını yaşayacaktır.

Kasabada her şey yolundayken bir anda o büyük uğultuyla her şey değişir. 

“An” bir çırpıda söyleniveren bu sözcük, yaşamın başlangıcı ya da sonu olabilir. Sabah, insan için de doğa için de uyanışın, silkinmenin öteki adıdır. O gün planlar vardır, karşılanacak insanlar, yapılacak işler, paylaşılacak kahvaltılar… Oysa doğal afetler hiçbir planı kabul etmez, kendi anaforunda döne döne gelir ve önünde arkasında ne varsa bir burgacın içine alıp sürükler. Geriye her şeye karşın yalnızca yaşam kalır, bir de sarılacak yaralar, avutulacak kalpler.


Sonsuz Sonsuza Kadar
"Sonsuz Sonsuza Kadar" Yaren’in kardeşi Cömert’in başkahraman olduğu bir kitaptır. 

Veda ablasıyla onun çalıştığı kasaba giden Yaren, kardeşi Cömert ve Kerem’i geride bırakmıştır. Cömert, annesini, Veda ablasını, Yaren’i ve eski mutlu günlerini düşünür. Şimdi başka bir yaşamı vardır ve o, bu yaşamdan hoşnut değildir. Gözlerine uyku girmez. Kerpeten (gerçek adıyla Cafer), Veda ablası ve üvey anne Meral Hanım… Anılar bir çocuğun uykusunu kaçıracak kadar yüklüdür.

Babası Kuzey öğretmen, çocukları küçük olduğu için üçüncü kez evlenmiştir. Yeni hanımının da Nilay adında bir kızı vardır. Başlangıçta birbirinden hoşlanmayan iki çocuk, gitgide aralarındaki buzları eritir ve yakınlaşır. Nilay, bir ağabeyi olmasından Cömert de bir kız kardeşi olmasından memnundur artık ve yaşam bir çocuğun direncinde yeniden filizlenecektir.

Üç kitabın ana izlekleri; annenin yaşama veda etmesiyle çocuklar açısından başlayan yeni bir dönem, deprem, deprem nedeniyle ablanın ve tanıdıkların kaybıyla başlayan süreç, üvey anne ve yeni kardeşler, aile, kardeşler arasındaki sorun; kıskançlık, anne-baba sevgisi, arkadaşlarla sorunlar, heyecan, hastalık ve kaygı, doğal bir afetin ardından yaraların sarılması ve yeniden yaşama tutunma çabaları olarak özetlenebilir.

"Korkak Kızlar ve Cesur Erkekler" Gerçekten öyle mi? Bu adda bir ironi saklı olmasın?

"Büyük Uğultu"yu okurken sorular sorarız kendimize; doğal afetlere ne kadar hazırlıklıyız? Kim bilir nerede, nasıl, ne biçimde olacağız? Buna karşın yaşam sürer değil mi? Hem de kaldığı yerden… 

"Sonsuz Sonsuza Kadar"da küçük bir çocuğun yaralarını sarma uğraşısına biz de katılırız. Tam “İşin içinden nasıl çıkacağız?” derken Cömert’in ve Nilay’ın sevgisi yol göstericimiz oluverir. 

Bunca yıkıma, kayba ve zorluğa karşın kitapların ortak iletisi gibi yorumlanabilecek şu tümceleri okuyalım:“Ağaçlar, her bahar yeniden çiçeğe durmaz mıydı? Yaşam, her zaman üstün gelmez miydi? Öyle olmalıydı. Yaşam, ölüme meydan okumalıydı. Yaşam, kazanmalıydı.” 

Bu kitaplar, çocukların dünyasında “saklı kalan”ı merak edenlere…


Kıyı Dergisi, Eylül-Ekim 2014, sayı: 291





"KORKAK KIZLAR CESUR ERKEKLER" Adlı Çocuk Kitabına Dair 

Sultan Türkmen

Ezgi 12 yaşında, kitapkurdu bir öğrencimdir. Yeni edindiği her kitaptan beni (öğretmenini) haberdar etmekten çok keyif alır. 

Bu kez yanıma elinde “Korkak Kızlar, Cesur Erkekler” diye bir kitapla geldi. Kitabın adına takılmadan edemedim. Ezgi’ye sordum: "Kızlar korkak mı?"

Önce ne demek istediğimi anlamadı. Bu sual de nereden çıktı der gibi yüzüme baktı. Derken gözü kitabın kapağına takılınca hemen itiraz etti: "Hayır! Mesel öyle diyor. Yaren’e korkak olduğunu söylüyor."

Kitabın kahramanlarıyla tanışıyor olmalıydım. Mesel, sanırım kızlara burun kıvıran erkek çocuklardan biriydi. 
Birden öğretmenlik damarım kabardı. Ezgi’nin kitabı okuyup okumadığını, daha doğrusu okuduğunu ne kadar anladığını merak ettim: "Mesel, Yaren’le pek anlaşamıyor galiba."

"Yaren, Mesel’i seviyor. Emin değilim; ama ona âşık da olabilir." 

"Demek Mesel cesur bir erkek." 

Belki de Ezgi’nin aklından cesur bir erkeğin nasıl olması gerektiği geçti. Doğrusu ben bunu düşünmedim değil. Birbirimize baktık ve kısa bir an sustuk. Cesaretin ne olduğuna karar vermeyi sonraya bırakarak sözlerimi sürdürdüm: 
"Neler yapıyor Mesel?" 

"Mesel, tek başına bir şey yapmıyor. Hep birlikte yapıyorlar: Yaren, Dilşad, Kerem ve Mesel."
 
"Demek bu kitapta dört kafadarın maceraları anlatılıyor."
 
"Kerem’le Yaren kardeş. Dilşad da Mesel’in amcasının kızı. Aynı sokakta oturuyorlar."
 
"Komşu çocukları."
 
"Evet. Bir kese buluyorlar. İşte o keseyi bulduktan sonra…"
 
"Kese mi? Ne kesesi bu?"

"Lavanta kesesi. Ama içinde yalnızca lavanta tomurcukları yok. Tarihi paralar da var."

Ezgi’yle söyleşimiz ders zili çalana kadar sürdü. Ezgi’nin bu kadar keyif alarak okuduğu bir kitabı ben de okumak istiyordum. Bu, Ezgi’nin çok hoşuna gitti. Bu kez o, öğretmenine bir kitap veriyordu.

Sevda Müjgan, çocuk edebiyatı alanında adını benim yeni duyduğum bir yazar. “Korkak Kızlar, Cesur Erkekler” yazarın, çocuk okurlarla buluşan şimdilik 25 kitabından biri. 

Bugüne kadar kız ve erkek çocukların çekişmeleri pek çok edebiyat eserine konu olmuştur. Roman adını bu çekişmeden alıyor. Kitabı okuyup bitirdiğimizde ise kimin korkak, kimin cesur olduğunu en iyi hayatın tayin ettiğini görüyoruz. Hayat, korkakları ve cesurları gün yüzüne çıkaran bir mihenk taşı. 

“Kızlar korkaktır. “diyen Mesel’e en güzel cevabı Veda (Yaren’in ablası) cesaretiyle veriyor. Genç kız, annelerini kaybettiklerinde kardeşini de yanına alıp hemşire olarak atandığı ilk görev yerinde yeni bir yaşama doğru yürümekte tereddüt etmiyor. Hayatın güçlendireceği bir genç kız ve kardeşi… Kitabın sözü bu noktada bitiyor; ancak okur Veda’nın ve Yaren’in gücüne inanıyor. 

Bir yanda içinde tarihi paralar da bulunan lavanta kesesi, bir yanda tarihi para kaçakçıları, öbür yanda Yaren’in ailesinin kimi acı, kimi sevinçli hikâyeleri… Çocuk saflığında yeşeren ilk aşk… Bu arada Sevda Müjgan’ın kitabı adadığı kişiler de gözümüzden kaçmıyor: “Çocukluğun bütün kahramanlarına!” Kahramanlarımız belki de ilk aşklarımız… Ya da başka bir isimlendirmeye gerek duyulan o ilk sıcaklıklar, ilk yürek kıpırtıları… Terazi zaman zaman erkeklerden yana ağır bassa da… Mesela Yaren izci olmak istediğinde. Küçük kızın babası, Yaren’in de öğrencisi olduğu okulda öğretmendir. Hem öğretmendir hem de izci lideri. İzci olmak isteyen kızı ve oğlu karşısında seçimini oğlundan yana yapmakta tereddüt etmez. İkisine birden para yetiştiremeyeceğine göre birini tercih etmesi kaçınılmazdır. Hayat böyledir.
 
Hayat başka nasıldır? Okuyup görmek gerek. Öyleyse kitap başına! 


İnsan Okur, 2 Ocak 2015



Beni İnciten Aptal Dünya

Sevda Müjgan / Resimleyen: R. Nur Tuncay / Gendaş Çocuk / 80 s. / 2013/ 8+

Bir kütüphane öğretmeni olarak sürekli çocuklarla iç içe olan Sevda Müjgan, onların ilgi alanlarını çok iyi biliyor. "Beni İnciten Aptal Dünya", bir civcivin dilinden anlatılan eğlendirici ama düşündürücü bir kitap. Duygu eğitimi çalışmalarında kullanılabilecek bir metin. Civciv Mel, doğduğundan beri pek şişman. Annesi her zaman zayıf bir tavuk ama biraz üşengeç. Babası ise kilolu, hareketi pek seven, mutlu bir horoz. Kilosu Civciv Mel'i rahatsız etmese bile çevresindekiler farklı düşünüp sürekli olarak onun zayıflaması konusunda bir şeyler söylüyorlar. Günlerden bir gün teyzesi Mel'i rejime sokmayı önerir. Oysa Mel daha önce bu sözcüğü hiç duymamıştır. Kendisini şişkodan da şişko hissettiği gün, bardağı taşıran son damladır. Arkadaşlarıyla gittiği okul gezisinde, Ihlara Vadisi'nde yürümek zorunda kalıp da çok yorulunca gerçekle yüz yüze kalır. Bakalım Mel, mutlu olmayı başarabilecek mi? 

Sevda Müjgan'ın yine aynı yaş grubu için kaleme aldığı "Hezarfen'le Uçuyoruz" adlı yapıtı da Dila ve Mina'nın düşlerle dolu yolculuğunu anlatıyor. Sevda Müjgan'ın arı duru Türkçesi çocukları edebiyatın güzel sularına davet ediyor.


M.Yener, A. Akal, N. Yılmaz, Ç. Gündeş ("Kitapçı" üst başlığıyla yer verilen kısa tanıtılardan), Cumhuriyet Gazetesi, Kitap Eki, sayı 1257, 20 Mart 2014  









Beni İnciten Aptal Dünya

Engin Akdeniz

Bugünlerde bir yazar (Sevda Müjgan) kafasını fena halde “kızlar”a takmış durumda. Sözünü ettiğimiz kızlar, kilosuyla hiçbir derdi olmayan kızlar.

Diyeceksiniz ki bütün dünya özellikle de kadınları zayıflatmak için seferber olmuşken hâlâ fazla kilosu olmak da neyin nesi? Kapıları aşındırılan ünlü diyetisyenler, neredeyse gözün erdiği her yerde boy boy diyet listeleri, haplarından çaylarına kadar sıra sıra diyet ürünleri… Artık diyet, bilinçaltımızın en karanlık noktalarına kadar sızmayı başaran sihirli bir sözcük oldu dersek belki de abartmış oluruz. Olsun, abartsak yeridir. O sihirli sözcüğü tutturan özellikle de kadınlara, vaat edilen güzellik buna değmez mi? Damla yağ olmayan vücutlar hayran bakışları üzerinde toplayıverecek. Daha ne istenir?

Bütün dünya adeta kadınları güzelleştirmek için seferber olmuş. Kadınlar da artık nankörlük etmeyip üzerlerine düşeni yapsa… Taksa takıştırsa, sürse sürüştürse… Güzel kafacığını da dünyanın hiçbir derdine yormasa… Hani şairin dediği gibi “Bir elinde cımbız/Bir elinde ayna/ Umurunda mı dünya?”

“Kadın” üzerinden yaratılan bu pazar gün günden büyürken biri der dolsun ceplerimiz paralarla, biri bakar paralar cepleri, cüzdanları terk etmekte.

Ne yapalım? Dünyanın düzeni bu. Söz söylemek bize mi düşer?

Sevda Müjgan kendisini bizlerden biri olarak görmediğinden mi nedir, dünyanın bu düzenine bir kitap dolusu söz söylemiş. Bilgisayarının tuşlarını civcivlerin arasına daldırmış. Yanlış duymadınız, civciv dedim. Civcivleri sevmeyen çocuk mu olur? Kabuğunu kırıp dünyayı selamlayan bir civcivden daha tatlı ne vardır? Hele de bir çocuksanız… Sevda Müjgan’ın okur kitlesi olarak çocukları hedeflediği düşünülürse daldığı civcivlerin arasından Mel’in kanadına yapışıp onu kitabına kahraman yapmasının nedeni kolayca anlaşılabilir. Belki kitabın kahramanı “Mel” adında bir civciv yerine “Melis” diye bir kız da olmasına olabilirdi. Ama biz yarası çok olan bir toplumuz. Dolayısıyla gocunanlarımız da çok olacaktır. Belki de yazarın gönlü bunu istememiştir. Bir bilene danışmış, çocuk edebiyatının büyük büyük büyük atası La Fontain’den feyz almıştır.

Sevda Müjgan onca civcivin arasından neden mi Mel’i seçti? Evet, doğru tahmin ettiniz. Çünkü Mel kabuğunu kırdı kıralı şişmanmış. Aslında onun şişmanlığıyla ilgili hiçbir sorunu yok. Halinden şikâyetçi değil. Kimi civcivler zayıftır, kimileri kilolu. Bu böyledir.

Gelgelelim Mel’den başka kimse onun gibi düşünmez. O, belki de aklı kıt(!) olduğu için kendisini kilosundan ötürü kusurlu görmeyi akıl edemez; ama aklı bol(!)lar hemen devreye girip Mel’e dünyayı dar etmeyi başarırlar.

Mel, “rejim” kelimesini ilk kez teyzesinden duyar. O günün hikâyesini kitaptan aktaralım:

Teyzem bir gün bana ne dese beğenirsiniz?
"Melciğim, gel seni rejime sokalım!"
Teyzemin beni sokmak istediği rejimle ilgili hiçbir düşüncem yoktu. Belki de ona güvenmeliydim. Teyzem kötülüğümü isteyecek değil! Ama yok, ben ortalığı velveleye verdim:
"Ben oraya girmem."
Teyzem, ne yapsa beğenirsiniz? Bana katıla katıla güldü.
O zaman anlamadım ancak rejimin ne olduğunu öğrenmem uzun sürmedi. Her öğrenilenden insana hayır gelir sanmayın. Rejimin ne olduğunu öğrenmek beni mutsuz etti. Yaşamıma “rejim” sözcüğü girdikten sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Benimki de pek klişe bir söz oldu. Rejimden önce, rejimden sonra. R.Ö. mutluydum. R. S. mutsuzdum. (s.22)

Annesinden tutun, konu komşuya, görünce mutlu olduğu, hoşlandığı Beç’e ve diğer arkadaşlarına kadar herkes üzerine üzerine gelirken Melcik birden kendisini, onu inciten aptal bir dünyanın ortasında buluverir. Pek incinir, kırılır ama eğilmez, bükülmez. Biz bugüne kadar keçileri inatçı bilirdik ama civcivlerin de onlardan aşağı kalmadığını Mel’den öğreneceğiz. Mel’den biz yaşı kemale erenlerin de pek çok öğrenecekleri var elbette. Gerçi pek çok yetişkin çocuk kitabı deyip geçecektir. Oysa geçmeyiverseler belki de fazla kafa yormadıkları için çoğu zaman anlayamadıkları çocukların dünyası hakkında kuşkusuz kendilerinin de düşünebilecekleri ama çok işlerinin arasında fırsat bulamadıkları için fark edemedikleri gerçekleri göreceklerdir. Ben özellikle anne babalara ve öğretmenlere de Mel’i tanımalarını öneririm. Ancak elbette önce çocuklara! Siz sevgili çocuklar, içinizde ne “Mel”ler olduğunu görüp ak ak düşüneceksiniz. Değişen yaşam şartları nedeniyle hareketsizleşen bedenlerinizin çevrenizi saran bunca abur cuburla baş edemeyeceğini sanıp karamsarlığa kapıldığınız anda emin olun Mel yüreğinize su serpecek.

Edebiyat Haber, 29 Ocak 2014




Lila Renkli Köpek

Engin Akdeniz 

Sokak hayvanlarına karşı toplumda bir hassasiyet oluşmaya başladığını görüyoruz. Bunda pek çok kişinin emeği var.

Bu kişilerden biri de Sevda Müjgan. “Gendaş Yayıncılık” tarafından okurlara sunulan “Lila Renkli Köpek” adlı fantastik çocuk romanı bu hassasiyetin kazanılmasına katkıda bulunuyor.  

Roman, iki bölümden meydana geliyor. İlk bölüm “Köpekköy”de, ikinci bölüm “İnsanların Arasında” geçiyor.

Okur, kitabın ilk sayfalarında Köpekköylülerin kendi canına kıydığını sandıkları Daçi’nin başında yas tuttuklarını görür. Daçi, her ne kadar gerçeğin öyle olmadığını anlatmaya çalışmak için çırpınıp dursa da bu, bir işe yaramaz.

Neyse ki Daçi, başında yas tutanlara anlatmayı başaramadığı gerçeği okurlara anlatmayı başaracaktır. Onu, bir romana kahraman yapan öykü, “Lila Renkli Bir Köpek”i görmesiyle başlamıştır.  

“Daçi, yağmur yüklü bulutları aralayan güneşi görünce rahatladı. Bu durumda kulübesinden dışarıya çıkardığı kafasını yeniden içeriye sokarak uykusunu kaldığı yerden sürdürmeliydi. Beklenen buydu. Beklenen olmadı; çünkü Daçi yedi rengini ayırt edemese de gökkuşağını gördü. Gökkuşağının altında bir köpek kızı gördü. Köpek kızı, onu görmedi; adını da söylemedi. Daçi, nasıl olduğunu bilemedi, köpeğin adının “Lila” olduğunu bildi. Lila, onun siyah beyaz evreninde gördüğü ilk renkti. Onu unutamadı.” (s.11)

Daçi’nin düşü, (“Lila Renkli Köpek”in ardına düşmek) Köpekköy’de dilden dile dolaşır, her kafadan bir ses çıkar, ortalık karışır.

Zamanla ve doğayla uyum içinde yaşanılan Köpekköylere barış egemendir. Köpeklerin yüzleri, insanlar arasında yaşadıkları zulme başkaldırıp Köpekköylere çekildikten sonra gülmüştür. Düşlerinin ardına düşmeye kalkmak onca emek verilen düzenlerini bozabileceği, olumsuz örnek oluşturacağı için önü alınması gereken bir davranıştır. Düşlerle gerçekleri karıştıranların sonları pek hayırlı olmamıştı bugüne kadar. Düşlerle uğraşmamak gerekirdi.

Gelgelelim Daçi, içindeki Lila’yı bulması gerektiğini söyleyen sese kulak verecektir, Köpekköylülere değil.“Köpekköy artık ona dardır, gitmesi gerekiyor”dur. Üstelik geri dönemeyeceğini de bilir. Oysa kimilerine göre hiçbir köpeğin aç açıkta olmadığı, hor görülüp ezilmediği Köpekköylerden ötesini aramak değerbilmezliktir. Öyle midir gerçekten? Karar vermek, bu kitabı okuyacak çocuklara düşecek.

Daçi’nin Köpekköy’den ayrılmasının önündeki en büyük engel, Başkan Pip’tir. Hırstan uzak durmaya köpekoğulları ve kızları çok dikkat ettikleri halde Başkan Pip, başkan olmanın ona verdiği gücü çok sever, başkanlığın bir görev olduğunu unutur. Gücünü, makamından almaya kalkar. Köpekköyler Kurulu’nun onun başkanlığı sırasında bir köpeğin köyden ayrılmasını onun başarısızlığı olarak göreceğini bilir. Bu durumda kolları sıvamalıdır, sıvar. Daçi’ye engel olabilecek mi, dersiniz?

Ancak Başkan Pip’in unutmaması gereken bir nokta vardır: Daçi, düşlerine ulaşmaya çalışırken yaşamını yitirirse bu ardında kalanlara ders olabilecek midir? Çünkü beterin beteri vardır, ardında kalanlar onu kahramanlaştırmaya da kalkabilir.   

Daçi, Köpekköy’den ayrılmayı nasıl başaracaktır? İnsanların arasında onu neler beklemektedir? Lila’yı bulabilecek midir? Bu soruların yanıtları kitapçı raflarında sizleri bekleyen “Lila Renkli Köpek”te.

Siz, sevgili çocuklar, kitabı okurken Daçi’yi yürekten desteklerseniz o bunu emin olun, hisseder. Hem sizin de bir Daçi olmayacağınız ne malum? Bunu düşünün. Daçi: “Gitsem de gitmesem de her iki durumda da pişman olabilirim. (…) Köpekoğulları ve kızları denemelidir. Akılda kalanlar, aklı karartır.” (s. 14) diyor. 

Aklınız hep aydınlık kalsın!

Okur Yatar, 21 Mart 2014


Lila Renkli Köpek

Daçi, “Köpekköy” de yaşayan sevimli mi sevimli bir köpekoğludur. Yağmurlu bir günde gözyüzüne baktığında gökkuşağının altında lila renkli bir köpekkızı görür. Köpekkızı; Daçi’yi görmemiş, adını söylememiştir ama Daçi onun adının “Lila” olduğunu bilir. İşte Daçi’nin yaşamı o an değişmiştir, yani başını kaldırıp gökkuşağının altında “Lila” yı gördüğü an. Artık Daçi’nin tek hedefi vardır: Lila’yı bulmak.

İnsanlar ve köpekler arasındaki ilişkiyi anlatan bir öyküsü var “Lila Renkli Köpek” in. Daçi’nin insanlar arasındaki yaşamını okurken küçük bir köpeğin gözünden köpeklere dostça yaklaşan insanları da tanıyor ve seviyoruz. Ama ne yazık ki tüm insanlar köpek dostu değil, yaşamın bu gerçeği de ele alınmış kitapta, “Ani” nin yaşamını zorlaştıran, onu evden kaçmaya zorlayan sahibi, hayvan sevmeyen kişilerin hayvan edinmemesi gerektiği konusundaki düşünceleri perçinliyor.

Daçi, Ado, Ani, Nenna, Sedef, Ersin, Şevket dede hayvanları sevmenin değerini ve güzelliğini vurguluyorlar el ele vererek. Kitabın son sayfasına geldiğinizde sizin de katılacağınız bir sonuca ulaşmış oluyorsunuz : “ Dünyayı daha yaşanır kılan iyiliktir, özveridir.”

Birsen Durgun






Hezarfen'le Uçmaya Var mısınız? 

Birsen Soyugüzel

Uçmak, pek çok insanın hayallerini süslemiştir. Bedeniyle kuşlar gibi uçmayı başaramayan insanoğlu, uçabilen taşıtlar yapmakta hayli başarılı olmuştur. Bu başarının öncesinde şüphesiz sevdasını gerçek kılmak isteyen insanların azmi vardır.

Bu girişten sonra sözü “dünyada herkesin bir sevdası olması gerektiği” düşüncesinden yola çıkılarak kaleme alınan bir kitaba getirmek istiyorum: Hezarfen’le Uçuyoruz. Hezarfen ve uçmak, birbirlerine pek yaraşan iki sözcük olsa gerek. Evliya Çelebi, Hezarfen Ahmet Çelebi’nin, uçma sevdasının ardından kendisini Galata Kulesi’nden bıraktığını yazar. Yazar Sevda Müjgan ise Evliya Çelebi’nin ardından sözü alır ve o gün bugündür sevdasını gerçek kılmak isteyen insanların Hezarfen Ahmet Çelebi’yi arayıp durduğunu söyler. Arayanın Hezarfen olduğu da söylenebilir. Zaten kimin kimi aradığından çok “aramak” önemlidir. 

Şimdi sözümüz, anladığınız gibi fantastik bir hikâyeyi konu edinen bu kitabı eline alacak çocuklara: Aramaya hazır mısınız? Önce Hezarfen’in rehberliğinde amca çocukları Dila ve Mina’yla tanışacaksınız. Onların ardında İstanbul’dan Çuvaçuva’ya kadar epey yol katletmeniz gerekecek. Siz de yolculuk sever çocuklardan biriyseniz bu yolculuktan oldukça keyif alacaksınız, şüpheniz olmasın. 

Bir kitabın sayfaları arasında çıkacağınız bu yolculuk, bildiğiniz yolculuklar gibi sizi yeni yerlerle ve insanlarla tanıştıracak. Yanı sıra bir de sizin kendi sevdanızın ne olduğu üzerine düşünmenizi sağlayacak. Size küçük bir ipucu vereyim: Dila’nın sevdası fotoğraf çekmek. Küçük kızın kimden el aldığı ise kolay kolay akla gelmez: büyük büyük babaannesi Fatma Hanım’dan. Fatma Hanım kim mi? Bu sorunun cevabını Dila da bilmediği için Fatma Hanım’ın ona serzenişte bulunmasına belki de hak vermek gerekir: “Bu dünyada her zaman ne yaptıysan onunla yaşamıyorsun. Unutulup gidiyorsun.” 

Fatma Hanım’ın unutulup gitmesi, Dila’dan çok zamanın suçu da olsa küçük kız üzerine düşeni yapacak, büyük büyük babaannesini tanımaya çalışacaktır. O, bir stüdyo açıp profesyonel olarak çekimlere başlayan ilk kadın fotoğrafçıdır. Ailesi Çuvaçuva’dan İstanbul’a göç etmek zorunda kaldığı için yüreğinin bir kısmını doğup büyüdüğü topraklarda bırakmak zorunda kalmıştır. Yüreğinin bıraktığı kısmının ardına düşmeyi dilediğinde, bizimkilerden (Hezarfen’den, Dila’dan, Mina’dan) kendisine eşlik etmelerini bekler. Büyük büyük babaanneyi kırmak olur mu? Düşülür yollara. Daha doğrusu uçulur göklerde.

Benden davet etmesi. Sevgili çocuklar, Hezarfen’le uçma fırsatını kaçırmayın derim! 

Kitap Biti, 6 Mayıs 2014





Mavi Kanat'ın Kızılderili Çadırı

Engin Akdeniz 

Büyük kentlerin koşulları insanları doğadan hızla uzaklaştırıyor. Yaşamlarımızda binalara/yollara/araçlara yer açabilmenin bedelini doğaya ödetiyoruz. Doğa dile gelip bu kıyımlara isyan edemiyor elbette. Dile gelmek insana özgü. Ancak doğayı yok ederken kendi yaşamını da yok ettiğinin farkına varmayan/varamayan insanoğlunu, doğanın kendi bildiğince uyarmaya çalışmadığını söyleyebilir miyiz? Güzel olan da bu uyarılara kulak veren bilinçli bir kesimin özellikle de gençlerin varlığı. Çok yakın bir geçmişte o gençlerin Gezi Parkı’nda, ODTÜ’de nasıl direndiklerini gördük. Doğayı sevmek, doğayı korumak dünyaya güzel bakabilmeyi gerektirir. Çıkarlarının arkasında gözleri kararanların yapacağı iş değildir bu.

“Mavi Kanat’ın Kızılderili Çadırı” adlı çocuk romanı pek çok kez parmak basılan bu konuya aslında tam da zamanında yeniden gündeme getiriyor. Ben romanın kahramanı Gökkuşağı Bade’nin ODTÜ öğrencisi olacağından ya da Gezi Parkı’na çadır kurup ağaçları kollayan o gençlerin arasında yer alacağından hiç kuşku duymuyorum. Ne de olsa o da Mavi Kanat ve Bereketli Toprak gibi bir eylemci. Küçük eylemci! Çekirdekten yetişmek bu olsa gerek.

Paşabey, Kanat’ın ailesinin memleketidir. O, ailesi İstanbul’a göçtükten sonra İstanbul’da doğup büyümüştür. Annesinin özlemle andığı Paşabey, maviyle yeşilin ele ele verdiği bir ilçeyken zamanla bu özeliklerini yitirir. Kanat, doğayı fotoğraflamakla başlayan serüveni onu doğa savaşçısı ilan ettikten sonra Paşabey’in de yanında olması gerektiğine karar verir. 

Ancak Kanat olmak ona yetmez. Bunu şöyle açıklar: “(…) Burası benim dedelerimin toprağı. Büyük dedem balıkçıymış. Ekmeğini denizden kazanırmış. Bak, bugün dedemin ekmeğini kazandığı o deniz ağlıyor. Mavi denizin gözü yaşlı. Ben de bu nedenle Mavi Kanat olmaya karar verdim. Sence de öyle değil mi? Denize mavisini geri vermemiz gerek.”

Böylece Kızılderilileri, onların doğaya verdiği değeri kendisine rehber edinen Mavi Kanat, Paşabey sahiline bir Kızılderili çadırı kurarak insanlarda farkındalık yaratmanın ardına düşer. Kızılderililerin temsilcisi Yürüyen Boğa’nın sözleri kulağına küpedir: “Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam, paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak.” 

Ona ilk destek Toprak’tan gelir: “(…) Dünya insana ait değildir; insan dünyanındır” Derken en küçük eylemci Bade de aralarına katılır. O da “doğanın bir parçası olduğunu unutan insanlar”ı uyarmayı görev bilir. 

Ancak bu işler öyle kolay değildir. Paşabey’de yeşilin ve mavinin yerini alan siteler, oteller, kafeteryalar, tüm işletmeler (bu can çekişen denizin, yardım çığlıkları atan kumsalın sırtından para kazanan insanlar) yaratılmak istenen farkındalıktan hoşlanmayacaktır: “İleri geri konuşup duruyormuşsunuz. Buraların huzurunu bozarsanız sizin de huzurunuz bozulur.”

Bu mücadeleden kim galibiyetle çıkacak dersiniz? 

Gökkuşağı Bade’ye kulak verin: “Dünyanın başı dertte. Siz bunu bilmiyor musunuz?” 

Biliyoruz diyen çocuklar! Sizi de “Mavi Kanat’ın Kızılderili Çadırı”na bekleriz.


BirGün Gazetesi, Kitap Eki, 137. sayı/13 Aralık 2013


Salyangozdan Korkan Annem ve Biz

Sevda Müjgan\Resimleyen: Refika Nur Tuncay\Gendaş Çocuk\80 s. 2011\9+

Yedi yaşındaki Türkü ve on üç yaşındaki ağabeyi Barış'la tanışıyoruz kitapta. Barış ve Türkü her kardeş gibi ufak tefek çekişmeleri olan sevimli iki kardeş. Onlar her çocuk gibi kimi zaman komik, kimi zaman da yaramaz. Barış'ın babası aynı okulda öğretmen. Bunun bazen iyi, bazen de kötü yanları var doğrusu. Barış arkadaşını ele vermemek için beyaz bir yalan uyduruyor ama "Yalancının mumu yatsıya kadar yanar." elbette. Barış'ın annesi kente yakın bir köy okulunda öğretmen. Kimi zaman da onun da okuluna konuk oluyoruz kitapta. Farecan, çok bilmiş salyangoz, şaşkın tavşan yavruları serüvene eğlence ve heyecan katıyor. Sevda Müjgan'ın özenli dili çocukları iyi tanıdığının kanıtı. Çocuk okurlar bu romanın içinde kendilerini de bulacaklar. Yazarın Şen Yuva Apartmanı'nın Maceraları, Korkak Kızlar Cesur Erkekler adlı iki çocuk kitabı daha aynı yayınevinden yayımlanmış.



M. Yener, A. Akal, N. Yılmaz, Ç. Gündeş ("Kitapçı" üst başlığıyla yer verilen kısa tanıtılardan), Cumhuriyet Gazetesi, Kitap Eki, sayı 1155, 5 Nisan 2012   

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.