free bootstrap theme

Ankara Kitap Fuarları



Taraklı
Bahar Dallarına Kesmişti 

Bahar… 

Yaşamak güzel…  

Sanki yaşamın hiçbir ağırlığı yok… 

Yollara vurabilirsin kendini. Yolların çağrısı çok güçlü… 

Her ne yaşanıyorsa paylaşılarak yaşandığında gerçek değerine kavuşuyor. Hep buna inandım. Beraberlikleri önemsedim. Ancak kimi zaman paylaşmaya çalışmaktan, yanındakilerle buluşamamaktan yoruluyorsun. Tam da öyle hissettiğim bir an birden verdim kendimi yola, yürüyüp gittim kendimle.

Hepsi bu.

Kendimi artık yalnız hissetmiyordum. Boynumdaydı fotoğraf makinem. Dünya tertemizdi. Pırıl pırıl. Gökyüzü kendi rengindeydi. Mavi. Yer yer beyaz bulutlarla süslenen bir temiz, pırıl pırıl mavi… Taraklı, her zaman mı böyle sakindi yoksa bu, bir pazar gününün mü dinginliğiydi, bilmiyorum. 

Taraklı, küçük bir ilçe. Nüfusu 5.200 görünüyor girişindeki tabelada. 
Sakarya’nın son ilçesi. Ötesi Bolu. Eski evleriyle tarihi dokusunu koruma çabasında.

“İlçeniz çok güzel.” dedim bir bahçe duvarına yaslanıp dinlenen yaşlı bir kadına. Yeşile ve çiçeğe kesmiş, gürültüden ve karmaşadan uzak kendi halinde “şapkasının altında yaşayıp giden” bir ilçe. İlgilenmedi sözlerimle. İstanbul’daki çocuklarını anlattı bana özlemle. İstanbul mu almıştı çocuklarını, Taraklı mı yar olmamıştı onlara, kararı neydi bilmiyorum ama mutlu değildi. Belki de yalnızlığından. Yalnızlık… İnsanın dayanabileceği en ağır yüklerden değil miyd? Her gün yürüyorum, dedi. Gösterdi eliyle, oralara kadar gidip geliyorum. Elinde bastonu… Fotoğrafını çekmedim onun. Çekme isteği duymadım. Yaşamdan geçmişti sanki… Ben ona bir fotoğraf karesinde yaşama sevincini veremezdim. Oysa bugün Taraklı yaşama sevinci doluydu. 

Taraklı’da bütün sokaklar ya ilçenin dışına uzanıyor ya da seni ilçenin merkezine (gün boyu sık sık uğradığımız Şehit M. Nuri Kocabıyık Parkı’na) bırakıyor. Kaybolmaktan korkmadan her sokağa dalabilirsin yani. Özellikle de benim gibi yer yön bulma konusunda eksikli bir insan için büyük nimet!
Fotoğraf karelerinin ardında gezerken ayırt edebilme gücümün sunduğu varsıllıkta çok “güzel” hissediyordum kendimi. Ameliyatlı, görmüş geçirmiş (!) ayak bileğimin zaman zaman sızlanmalarına aldırmadan “beni” unutmuşum yollarda. Ne keyif! 

Sokaklarda tembel tembel uyuklayan köpekler… Onlar kadar rahat olmayıp tedbiri elden bırakmayan kediler… Oyuna dalan çocuklar… İki erkek çocuğa gülümsedim, uzaktan basmıştım deklanşöre ancak beni fark ettiklerinde konuşayım istedim onlarla: “Fotoğrafınızı çekebilir miyim?” diye sordum. Büyük olan atıldı hemen: “Hayır!” Ardından annesini yardıma çağırdı olanca sesiyle bağırarak: “Anneee!”  

Elbette çocukların fotoğraflarının çekilmesine izin vermemeye hakları var. 

Evlerinin önündeki basamakta oturan bir kız bir de erkek çocuğuna tırmandığım yolun nereye çıktığını sordum. Orada bir şey yok, dediler. Ama karşımda vardı. Var mıydı? Evet! Fotoğraf çekmeme izin verdiler. Derken yandaki evden bir çağrı aldım. Yaşlı bir kadın beni çağırıyordu onların da fotoğrafını çekmem için. Onlar… Oğlu ve o. Evlerinde tadilat vardı. Oğlu harç karıyordu. Bu pazar gününe çok denk düşen ışıl ışlı bir teyzeydi. İyi bir fotoğraf karesi yoktu karşımda ama içten, güleryüzlü, mutlu bir insan vardı. Daha değerliydi. 

Sokaklarda genç kızlar ve erkekler hemen hemen hiç yoktu. İp atlayan kızının ardı sıra yürüyen bir kadın açıklayacaktı bu durumu: “Gençler dışarıda. Ya çalışıyor ya okuyorlar. İnsanlar yaşlanıp geri dönüyorlar Taraklı’ya.” Yaşlanıp geri dönmek için güzel bir ilçe Taraklı. Annesi ip atlayan küçük kızın -kızının- ipi eline geçirdiğinden beri ip atlayıp durduğunu söylüyor. Ne güzel! Mutluluğa bir ad koymuş yani! Poz veriyor bana. Dünyanın en önemli işini yapıyor yani! Bu, onu mutlu ediyor. Beni de. Anneye uhut tatlısını tadamadığımdan yakınıyorum. Öyle ya, madem Taraklı’nın meşhur bir tatlısı var, niye sunulmaz konuklara? Kavanozlarla satılıyor ama satın almadan önce bilmek istersem tadını? Öyle ya, damak tadı bu! Birlikte yürüdüğümüz yol evlerinin önüne vardığında bana uhut tatlısı ikram etmek istiyor. Bu arada tatlının nasıl yapıldığını anlatıyor, ben ikinci kez dinliyorum ama yemek yapma konusunda özel bir ilgisizliğe (!) sahip olduğum için anlattıklarını aklıma yazamıyorum. 

İlk tarifi evinin önünde odun kıran genç bir kadından almıştım. Sordum ona: “Bizim Karadeniz’de erkekler kahvelerde pinekler, kadın çalışır. Burada da mı öyle? Niye kocan kırmıyor odunu?” Kocalarını seven kadınlar ne güzel kadınlardır! Hemen savunuyor erkeğini. O da çalışıyormuş, lokantada. İlçenin merkezindeki lokantanın adı da “Merkez Lokantası”.  

Aç değildim ama aklımda olsun Taraklı’ya yine yolum düşerse ve acıkırsam Merkez Lokantası’nda doyuracağım karnımı.

Karşımdaki çok sıradan bir çeşmeydi, önünde su dolduran bir kadın olmasaydı belki de fark etmeyecektim bile. Deklanşöre basmaya hazırlanırken kadın, beni gördü. Bağırmaya başladı: “Çekme! Çekme!” Bana doğru birkaç adım attı. Ben de geriye doğru birkaç adım attım. Ben de bağırdım: “Tamam, çekmiyorum!” Sakin olalım! Sakin olduk. Yürüyüp geçtim. Bana kuşkuyla baktı Taraklılı bu kadın. Taraklı’da herkes herkesi bilirdi. Öyle demişti ip atlayan küçük kızın annesi. Biz kapılarımızı bile kilitlemeyiz. Oysa yabancılar kilitlenmeyen o kapılar için birer tehditti. Haklısınız, insanlara güvenmeyin denebilir miydi? Denebilirdi ama ben demek istemiyordum. İnsanları tanıyın, öykülerinin içlerine girin, insanları kimliksiz kalabalıklardan çıkarıp bireyleştirin, anlamaya çalışın. Ah, zamanımız yok! Ama emek verin insana!    

“Kalaycı geldi!” çağrısında ben en çok çocukluğumu bulurum. Bizim mahalleye de gelirdi kalaycılar. Kalaycıların geldiği gün hareketlenirdi mahalle. Kadınların ellerinde tencereler, tavalar… Yolun kenarında bir siniyi kalaylayan bir çift, çocukluğumdaki görüntülerden farklı bir tablo çiziyorlardı. Başları kalabalık değildi ne insandan ne kap-kaçaktan yana. Yanlarına çömeldim. Yalova’dan gelmişler. Hep gelirlermiş. Bilirim Yalova’yı. Güzeldir. Bir süre izledim onları. Kadın ateşe hava basıyor, adam siniyi ateşte gezdirerek kalaylıyor. Basıyorum deklanşöre. Ah, bu ses, dünyanın en güzel sesi… Deklanşörün sesi… Çalışan, üreten, emek, veren insanlar… Dünyanın en güzel görüntüsü… 

Kedilerle durumum nedir, pek de adını koymuş değilimdir, ama kedi seven çok insan var, birkaç kareme konuk olabilirler dedim, bir kapının önünde eğleşen kedilere yaklaştım. Meğer alışkınlarmış karelere konuk olmaya. Evin sahibi kadın da öyle. Selamladı beni. Kedilerin karnını doyuruyordu. “Sizin kedileriniz mi?” diye sordum. Kedi de birinin mi olurmuş der gibi baktı yüzüme. Kedi işte! Sahi kedi işte! Yaşayıp gidiyoruz! Sahip olmak, kapitalizmin armağanı(!) bize! Yaşamasın kapitalizm! Ayran ikram etti bana. Yorulmuş ve susamıştım. Çok iyi geldi. “Ev yoğurdu…” diye açıkladı. Fark etmem mi? Çocukluğumun tadı vardı o ayranda. Annem de yoğurdu hep kendi yapardı.    

Taraklı’da gün sona ererken gezi grubumuz, Şehit M. Nuri Kocabıyık Parkı’nda son kez duraklıyordu. Yaşlı erkeklerin egemenliğindeki bu parktan bir soru taşıyacaktık beraberimizde. 84 yaşında olduğunu söyleyen bir “güzel amca” (Dede sözünü sevmiyorum. Dede seslenişinde yaşamın dışına düşen bir tını var.) fotoğrafları ne yapacağımızı soruyordu. Sahi, niye fotoğraf çekip duruyorduk biz? Birçok yanıtı olan sorulara yanıt aramak gerekli değildir. İnsanlarca yanıt var. 

Aracımıza doğru yöneliyoruz. Ben birden gün boyu en çok gördüğüm şu çocuğu -bize çay taşıyıp duran çekingen, ürkek, yorgun çaycı çocuğu- hiç fotoğraflamadığımı fark ediyorum, onunla söyleşmediğimi. Taraklı sokaklarına kendimi atabilmenin sabırsızlığında, aceleciliğinde onu geçivermişim. Geriye dönmüyorum. Kimi zaman geriye dönemeyecek kadar yorgun oluyorsun. Zaten çocuklar parklardaki çay bahçelerinde çay dağıtmasınlar. Öyle bir karede kalmasınlar. Sanırım o çocuk da istemedi bunu. Fotoğrafa çağırmadı beni. 


Taraklı'daydık.
Gün sona eriyordu.
Yollar İstanbul’a uzanmalıydı artık. Yaşamın ağırlığı vardı çünkü. Boyun eğdik.
Aracımıza bindik.
Yollar İstanbul’a uzandı.







Sevda Müjgan Yüksel, Patika Dergisi, Temmuz - Eylül 2009

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.