how to design a website

Ankara Kitap Fuarları



Küçük Deniz Köyü
Tirilye'nin Öyküsü 

1.
Tirilye sahilinde yürüyorum. Güneş keyfinde. Olanca sıcaklığında. Yürümekten değil, sıcaktan yorgunum. Ben yürüdükçe daha çok yaşarım. Yürümek bana iyi gelir. Hele fotoğraf makinesinin ne kadar iyi bir yol arkadaşı olduğunu keşfettikten sonra aşamayacağım yol kalmadı!

Yatların arasından geçerek kayalıklara ulaşıyorum. Balık tutan birkaç kişi… Karşı sahilde güneşlenenler, yüzenler, botlarda\kayıklarda eğleşenler… Çay bahçelerinde akşamüstünü karşılayanlar… Tirilye kendi halince… Temmuz, bu küçük deniz köyündeki konukluğundan hoşnut… 

Kayalıklara oturuyor ve gözlerimi yumuyorum. Gözlerimin egemen olduğu bir dünyadan bir an uzaklaşmak istiyorum. Tenime değen rüzgâra bırakıyorum kendimi. Denizin sesi insanların bağırış çağırışları arasında yitiyor, gürültüye yeniliyor. Martılar tek tük…  

Kayalıklarda oturuyor ve ardımda kalan güne kulak kesiliyorum.  
Ardımda kalan günden bana bu küçük deniz köyünün öyküsünü anlatmasını istiyorum.  

Pek çok deniz köyüyle ortak bu görüntülerin dışında var olan öyküyü. 
Gün boyu çektiğim her fotoğraf karesinde, durup söyleştiğim her insanda Tirilye’nin öyküsünü arıyordum.

1963 yılında adı “Zeytinbağı” olarak değiştirilen Tirilye’nin kuruluşuyla ilgili farklı söylentiler olduğunu öğreniyorum. Köyün, antik dönemdeki adı “Caesareia” veya “Briyllios” olarak geçiyor. Trilye adının “Briyllius”tan geldiği varsayımlar arasında. Cenevizlilere kadar uzanan söylenceye göre korsanların sürekli saldırılarına uğrayan üç köy, kendi başlarına korsanlarla baş edemeyecekleri düşüncesiyle Tirilye’de bir araya geliyor, bu köyü kuruyorlar. Öbür söylence MS. 376’ya kadar gidiyor. İznik’te toplanan Hristiyan din adamları (İznik Konsülü) arasında yorum farkları ortaya çıkınca üç papaz başpiskoposla anlaşmazlığa düşüyor. Aforoz edildikten sonra buraya yerleşen papazlardan ötürü (Rumca tri: 3, ielie: aziz anlamına gelmektedir.) köy, “Tirilye” adını alıyor. Ancak bu adın, Helence’de barbunya balığı anlamına gelen “trigleia” sözcüğünden geldiğini ileri sürenler de var. 

1330’lu yıllarda bölge Osmanlılar tarafından fethedildikten sonra 1924’teki mübaledeye kadar da nüfusunun çoğunluğu Rum olan (Kayıtlara geçtiğine göre 19. yüzyıl sonlarında burada 109 Türk, 3657 Rum yaşamaktadır.) bir deniz köyü olarak Tirilye varlığını koruyor. 

Sonra? 

Tirilye, “Zeytinbağı” olmaya giden yeni bir öykü edinmeye başlıyor. 
Bursa’nın Mudanya ilçesine bağlı 2.400 nüfuslu Zeytinbağı beldesi bir TV dizisine ev sahipliği yaptıktan sonra köye ilgi artıyor. Ben TV özürlü bir insan olarak o diziyi hiç izlemedim ancak fotoğrafseverlerin ziyaretlerini eksik etmedikleri bir köy olarak kalkıp geliyorum Tirilye’ye. 

Ardımda kalan günün, bana Tirilye’nin öyküsünü anlatmasını bekliyorum.

2.
İlk sözü Taş Mektep (Aya Yani Manastırı) alıyor, soruyor bana: "Sen anımsar mısın okumayı yazmayı öğrendiğin ilk okulunu?"

Heyecanlanıyorum birden: "Anımsamaz mıyım? Yolumu düşürdüm, 32 yıl sonra ziyaretine bile gittim."

"Yerli yerinde miydi okulun?"

"Elbette. Olduğu gibi. Hiç değişmemiş. Çocukluğumdaki gibi. Yeniden küçük bir kız olamayışıma yanasım geldi. O küçük okul, çocukluğumun tanığı, o güzel yılların yok olup gittiğini yalanlıyordu." 

"Ben yalanlayabilir miyim? Benim çocuklarım…" 

Sonra susuyor Taş Mektep. Derin bir sessizliğe gömülüyor. Ürküyorum.   

Haraptı Taş Mektep. Kaderine terk edilmiş görüntüsünün ardında hâlâ görkemli günlerinin gururu hissedilebiliyordu.  

Bu okul, 1909’da Rumlar tarafından Papaz Okulu olarak yapılıyor. Binanın bütün malzemesi gemiyle denizden getiriliyor. Önce Papaz Okulu, ardından Öksüz ve Yetimler Yurdu ve Tirilye halkının ilk okulu... 1988’e kadar. Sonra nasıl bu hale geliyor? Nasıl izin veriliyor buna?

Taş Mektep susuyor. Derin bir sessizliğe gömülüyor.

3. 
Evlerin birbirlerinden güç alabilmek için dar sokaklar yarattıkları duygusuna kapılıp giderken yaşlı bir kadının gülümsemesi gülümsememe takılıyor. Yoksa gülümseyen çiçekleri mi? Evinin sokağa bakan yüzü renk renk çiçeklerle donatılmış. İnsan çiçekleri seviyor. Çiçeklere yaşamında yer açtıkça sevinci çoğalmaya duruyor. Çoğalan sevinçten payına düşene sarılıyor. Hacı anne için de bu, böyle. Güler yüzünde çiçeklerinin izi var. 

“Ben Tirilye’de doğdum.” diyor “Babam Dedeağaç’tan gelmiş.”

Dedeağaçta neler kalmıştı?

Ardımızda neler bıraktığımız önemlidir. Bir gün ardımızda bıraktıklarımız bize söyler çünkü geriye dönülüp dönülemeyeceğini, bunu isteyip istemeyeceğimizi. 

Soruyorum: "Siz Dedeağaç’a hiç gittiniz mi?"

"Biz gidemiyoruz. Rumlar gelir ama. Onların durumları iyi. Geçende yaşlı bir adam geldi. Doktormuş. Şu karşı ev, babasının doğduğu evmiş. Babası o evin merdivenlerinde oynadığı oyunları anımsarmış."

Birden kendi doğduğum kentte bıraktığım evin merdivenlerini anımsıyorum. Ardımdan hiç ayrılmayan bir erkek çocuk vardı. Birlikte oyunlar oynadığımız… Bir komşu oğlu… Ahşap bir ev… Artık anılarımdan başka hiçbir yerde olmayan… Bir gün yeniden o çocukla oyunlar oynamayı istememeliyim. O evi yıktılar! Bana geriye dönülemeyeceğini söyledi yıkılan o ev. 

Dedeağaç’ta ya da Tirilye’de bıraktıkları evler Türklere ve Rumlara neler söylüyor? 

Bugün Tirilye’de Rum hiç yok. Ancak Yunanistan’da Tirilye’den giden Rumların kurdukları “Tirilye” diye bir yer var. Ayrı ülkelerdeki “Tirilyeler” kardeş beldeler ve insanları ortak duygular içinde, geçmişlerinin izlerini sürmek istiyor. 

Bu izler kendisini en canlı biçimde evlerde yaşatıyor. Evler, içlerinde yaşayan insanlarla birlikte soluk alıp vermeyi sürdürmüş, koruma altına alınmış ancak öbür tarihi yapılar evler kadar şanslı olamamış.

Tarih içinde Tirilye ve çevresinde çok sayıda kilise, manastır ve ayazma yapılırken bunlardan günümüze yalnızca üç kilise ve bir manastır kalıyor. Onlar da son derece bakımsız durumda. Büyük kilise Osmanlılarca camiye dönüştürülerek “Fatih Camii” adını alıyor. Yuannes Kilisesi, tarihi bir yapıt, bugün ev olarak (Dündar evi) kullanılıyor. 13. yüzyıldan kaldığı söylenen Kemerli Kilise’nin, dünyada duvarlarına resimler yapılan ilk kilisenin, tavanı çöküyor. O resimli duvarlara adlarını kazıyan insanların ellerinin buna nasıl vardığını anlamakta zorlanıyorsunuz. Ne yazık ki tarihi yapılara karşı duyarsızlığımızdan nasibini Yavuz Sultan Selim zamanında Tirilye’ye yerleşen Türklerin yaptırdığı hamam da almış.

Tirilye’de tarihin izini sürmek insanı düş kırıklığına uğratıyor diye düşünedururken kendimi “Tarihi Çamlı Kahve”ye çıkan yokuşta buluyorum.

4.
Sözü Çamlı Kahve alıyor: "Üzüm bağlarında, zeytin bahçelerinde çalışan Rum erkekleri, akşamüstleri eşleriyle bu kahvede bir araya gelir, denizin ve göğün birbirine karışan mavisine karşı yorgunluklarını atar, öyle dönerlerdi evlerine." 

Beynimiz ve yüreğimiz, beynimizin ve yüreğimizin penceresi gözlerimiz, mavinin egemenliğiyle “iyi”yi çağırıyor. Her insanda “iyi”nin adı kendince de olsa Çamlı Kahve’de, asırlık çamların altında içilen bir bardak çayın insana iyi geldiği kesin. İyi, belki sonsuzluk duygusu veriyorsa iyidir. Sınırların ötesine merak sardırıyorsa, düşlere salıyorsa iyidir. Belki sessizlikte ve dinginlikte gizlidir. Belki gözlerden uzak sevgilinin dünyasında yitebildiğinde var olur iyi. Yalnızlığın bile adı olabilir. 

Gülümsüyorum Çamlı Kahve’ye:"Sözün özü insana iyi geliyor burası." 

Bu arada Çamlı Kahve’yi işleten işletmecinin de hakkını vermek gerek. Keyifli, temiz, sıcak bir ortam yaratmayı başarmış. 
Bir bardak çay, benim için tüm mevsimlerin en güzel içeceği… Genellikle esintili olduğu söylenen tepeye bu öğleden sonra rüzgâr pek yüzünü göstermiyor. Meşgul olsa gerek. Asırlık çınarların gölgesiyle yetinip Tirilye’ye karşı çayımı yudumluyorum. 

Küçük yerleşim birimlerinde zamanın durduğu duygusuna kapılırım. Zaman akmaz. Bu duyguyu sevmem. Ancak Tirilye’de akmayan zaman beni yaşamın zorunluluklarından koruyacak. Yaşamın insanı yoran\tüketen gerekliliklerinden… 

Birkaç saat sonra otobüse atlayıp kendi kentime geri mi dönmeliyim? 

Ben böyle gayet iyiyim.

5.
Çamlı Kahve’den sahile inen yollarda fotoğraf kareleri arayarak ilerlerken denize bakan ara sokakların birinde kanepelerde oturan kadınlar çarpıyor gözüme. Kadınların çağrısını duymamam olası değil. Beni hemen alıveriyorlar aralarına. Onlar artık günümüzün Zeytinbağı’ndan sesleniyorlar. 

Meslektaşım emekli öğretmen Nurten Hanım, Mudanya’dan gelin gelen Emine Hanım, Girit göçmeni Hayriye Hanım… 

Nurten Hanım, belediye seçimlerine yazıklanıyor. “İnsanlar oylarını sattılar.” diyor. Bir meslektaşından söz ediyor, oğlunu işe koyacakları vaadiyle canla başla seçim çalışmalarına soyunan. Tirilye alabildiğine güzeldir ancak ekmek aynı ekmektir. Ekmek kavgası aynı kavgadır. 

Tirilye… Zamanında İstanbul’un Bizans’a açılan kapısı. Ticareti çok canlı bir köy… Marsilya’ya kadar uzanan… Zeytin, zeytinyağı, şarap… Tarihin eski zamanlarında müthiş bir balık yatağıdır bu bölge. Burada tutulan barbunların Doğu Roma İmparatorunun sofrasına kadar gittiği söyleniyor. İpekböceği yetiştiriliyor zamanların eskisinde.

Bugün halkın %90’ı geçimini zeytincilikle sağlıyor. Tirilye zeytini, sofralık zeytinlerin en iyilerinden. Ancak dutlar sökülmeye durmuş, ipekböceği yetişmez olmuş. Yazlıklar çoğalmış, balıklar azalmış. Üzüm artık üretilmiyor. Başka yerlerden gelen üzümler buralardaki tesislerde işlenip şarap yapılıyor. 

Oysa ekmek kavgası hep bildiğimiz kavga… Sonra… Nazım Hikmet’i anımsıyorum: “Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek eğer\ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak\kabahat senin\-demeye de dilim varmıyor ama-\kabahatin çoğu senin canım kardeşim” 

Nurten Hanım kaygılı…

Emine Hanım cıvıltılı…Cıvıl cıvıl koyuyor kendisini ortaya. Ev kadınlarının telaşlı merakı içinde… Onun yaşamı “gelin gelmek” üzerine akıp gitmiş. Mudanya’dan gelin gelen Emine Hanım. Ev-bark, çoluk çocuk, konu komşu… Yaşam, cıvıltısını almamış elinden. O, cıvıltılı bir kadın… Ben de cıvıltımın ardındayımdır belki. 

Hayriye Hanım: “Ben Tirilye’den başka yer bilmem.” diyor. “Burada doğdum, burada öleceğim.”

Başka bir yer bilmemenin kederini arıyorum gözlerinde. Bulamıyorum. Rahat… Sınırları belli yaşamların verdiği güven içinde… 

Onları denize karşı günlük söyleşileriyle baş başa bırakıp kalkıyorum. 

6. 
Görmüş geçirmiş ağaçların gölgelerine atılan masalar, sandalyeler (köy kahveleri) köy meydanlarının vazgeçilmezidir. Tirilye’de de olmalıydı böyle bir meydan. Yaşamın sıradan akışının doğal tanığı bir meydan. Adının Tirilye ya da başka bir ad olmasının önemini yitirdiği bir alan. 

“Zeytinbağı (Tirilye) Yemekhane (Eski Kilise) Kültür Merkezi” yazısını görünce duraklıyorum bir an. Kültür Merkezi’nde yenileme çalışmaları sürüyor. İşçiler, içeriyi gezebileceğimi söylüyor. Buranın 19. yüzyıl sonlarından kalan bir kilise olduğunu, Taş Mektep’in atölyesi ve yemekhanesi olarak kullanıldığını öğreniyorum. Yakın bir tarihte burada yapılan bir ayinden de söz ediliyor. Hiç olmazsa buraya daha çok geç kalınmadan el uzatılmasına seviniyorum. 

Aradığım köy meydanıyla kültür merkezinden çıkar çıkmaz karşılaşıyorum. Meydanda egemenliğini ilan eden çınar ağacı, gölgesinde Tirilyeliler…
Küçük bir kız meydandaki çeşmeden plastik şişesine su dolduruyor. Ben bir köy çeşmesinden doya doya su içmeyeli ne kadar oldu? Yine bir Nazım Hikmet şiiri yaklaşıyor yanıma: “Seviyorum seni (…) geceleyin ateşler içinde uyanarak\ağzımı dayayıp musluğa su içer gibi.” Bunun sevgiye nasıl eş olduğunu o an bana sorun!

7.
Kayalıklara oturup kendimi rüzgâra bırakmama az kaldı derken bu kez denize karşı sıra sıra tezgâhlardan birine yaklaşıyorum. Zeytini, zeytinyağı, kolanyası, salçası, turşusu, yazmaları… Güzelim kadınlarımızın el emekleri... Satıcı genç bir kadın… Soruyor bana:"Nereden geldin?"

"İstanbul’dan. Köyünüz çok güzel."

Duymaya en çok alıştığı cümlelerden birini kurmuş olmalıyım, ilgilenmiyor: "İstanbul’dan çok gelirler. İstanbul da güzel."

"Gördün mü İstanbul’u?"

"Görmedim. Görmek mi gerek İstanbul’un güzelliğini bilmek için?" 

"Görmek başka ama."  

Tezgâhından ne alacağım belli ki onu daha çok ilgilendiriyor. Oysa ben almak ya da vermek istemiyorum. İstanbul’da yaşam, alışverişe kesmiş zaten!

8.  
Kayalıklarda kendimi bir bırakayım rüzgâra… Karnım da acıkır. Tertemiz aile işletmeleri olduğu söylenen balık lokantalarından birine düşürürüm yolumu. Balık yemekten daha çok kekik ve pul biber ekili zeytinyağına odun ekmeğini banmayı istiyorum. Kim söylemişti bunu bana? Nerede duymuştum?

Kayalıklara oturuyor ve ardımda kalan günü dinliyorum. 

Bana bu küçük deniz köyünün öyküsünü anlatıyor.


Sevda Müjgan Yüksel, Patika Dergisi, Ekim 2009

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.