site maker

Ankara Kitap Fuarları

Tuğrul Çakar'la Akşamüstü
Yine Hüzün

1.
Yaşamımız boyuncu kim bilir kaç kez duyarız aynı soruyu: "Nerelisin? Kimlerdensin?" Bir yerli olmak ve birilerinden olmak niçin önemlidir bu kadar? Şimdi Tuğrul Çakar nasıl yanıtlamalı bu soruyu? Onun için hiç önemli değildir bir yerden, birilerinden olmak. O ülkeleri sınırlayan ne varsa, hiçbirine inanmaz. 

1915'lerde olmalı, babası Sovyetler Birliği'nden gelip Kars'a yerleşiyor. Annesi Karslı. Nahiye müdürü olan baba politikayı seviyor, Demokrat parti döneminde, dönemin politikasına ters düşünce de Kars'tan Adapazarı'na sürülüyor. Bu yüzden 1946 yılında Sakarya'da gözlerini dünyaya açan Tuğrul Çakar, babasının başkente atanmasıyla 1960'a kadar yaşadığı bu kentte, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını bırakarak ailesiyle Ankara'ya geliyor. Kars, Adapazarı, Ankara... 

Okullarla arası hiçbir zaman çok iyi olamayan Tuğrul Çakar, en son Ankara İktisadi Ticari İlimler Akademisi'ni zorla da olsa bitirir. Ekonomi öğrenimi görmek istemese de bu ülkenin koşullarında başka bir şansı olmaz.Üniversite bitince Türkiye Elektrik Kurumu'nun muhasebe bölümünde ekmek kavgasına başlar. Sabahtan akşama kadar başkalarının paraları hesaplanır. Ekmek parası yüzünden satılmak zorunda kalınan, insana hiçbir şey vermeyen günün sekiz saati... Hiçbir zaman hoşnut kalmaz bu durumdan. O yıllarda cumartesi günleri de mesai vardır. Size kalan bir buçuk gün... Satılan zamanlardan arta kalan o küçücük zamanlar nasıl değerlendirilmelidir? 

Fotoğraf neden girdi Tuğrul Çakar'ın yaşamına? İçinde yaşadığı insan topluluğunu yargılama isteğinden mi?
Toplumu nasıl yargılayabilir, nelere dikkat çekebilirsiniz?Yine o topluluktan birtakım görüntüler alarak yoğurabilir, oradan aldığınız kesitlerle karanlık odada da olsa insanlarla hesaplaşabilirsiniz. Kendinizle barışık olma adına da olsa hesaplaşmanız gerekir.

Tuğrul Çakar, evinde karanlık oda yapabileceği küçük bir mekan bulur. Kendi kendine başlar fotoğrafa. Boş zamanlarını değerlendirebilmek, bir şeyler üretebilmek de onu fotoğrafa iter belki.Fotoğrafa ilişkin hiçbir bilgisi yoktur. Birçok fotoğraf sanatçısını izler, onlardan etkilenir. Fotoğraf üzerine yazılmış ne varsa alıp okur. Kapısından dalıverdiği fotoğraf dünyası ona yeni yeni kapılar açmakta gecikmez. Fotoğraf alanında kazandığı başarılar, aldığı ödüller, Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği'nde yönetim kurulu üyeliği, onlarla birlikte çıkardıkları aylık dergide görev alması derken fotoğraf, Tuğrul Çakar'ın yaşamının olmazsa olmaz bir parçası durumuna gelir.

"Her sığırın öndekini izlediği" bir dünyada sürüye kapılmamak, onun dışında olmak isteyen Tuğrul Çakar, ürettikleriyle bunu başkalarına da gösterebilmek ister.

İngiliz Arkeoloji Enstitüsü tarafından Atatürk baraj bölgesinde kurtarma kazıları başlatılır. Enstitü'den " Fotoğrafçı olarak Güneydoğu'da çalışır mısın?" biçiminde bir öneri aldığında Tuğrul Çakar yaşamının en doğru kararlarından birini vererek beş dakika sonra Türkiye Elektrik Kurumu'ndaki görevinden istifa eder.

Güneydoğu ona yalnızca belgesel fotoğrafın çok iyi örneklerinin yer aldığı bir arşiv kazandırmakla kalmaz, yazıyla dostluğu da orada başlar. Duyduğu öyküleri, esprileri, o yörenin insanlarının ağzından kaptığı sözcükleri, anlatım biçimlerini kullanarak mektuplar yazmaya başlar. Henüz aklından bunlar basılır, kitap olur diye bir düşünce de geçmez. Böyle altmışa yakın mektubu zarflara koyup arkadaşlarına gönderir. Arkadaşları o mektupları okuyup atarlar çoğu mektup gibi. Üç dört tanesi yalnızca geleceğe de taşınabilir. Sonrasında Tuğrul Çakar'ın kitabında yer alacak olan "Saklanmış Mektuplar"adlı öyküler o mektuplardan kalanlardan. Küçük bir de defteri vardır Tuğrul Çakar'ın. Ona kimi notlar alır, bölgede yaşadığı, gördüğü kimi olayları ileride öyküye dönüşeceğini düşünmeden not eder. Zamanı gelecek, o notlardan yola çıkılarak öyküler oluşacaktır. 

Matbaanın birine bir iş yapan Tuğrul Çakar'a, matbaanın sahibi olan arkadaşından bir öneri gelir. Çakar'ın sağda solda çıkmış yazılarını da okumuştur arkadaşı: "Bunları kitapçık yapayım sana" der.Böylece "En Uzaktaki Gri" ortaya çıkar.
Bu kitapçık insanlara ulaştığında sorarlar, niye sürdürmüyorsun yazmayı?
Tuğrul Çakar yazmayı sürdürüyordur. "En Uzaktaki Gri" çok az basılıp, yalnızca kendi çevresinde, fotoğraf derneklerinde dağıtıldığı için Tuğrul Çakar, oradaki kimi öyküleri de alarak yeni bir kitap ortaya koyar. Bu arada yazma konusunda Erdal Alova, Oruç Auroba onu yüreklendirir. İmge Yayınevi yayınları arasında okura ulaşacak olan kitap Erdal Alova'nın önerisiyle öykü anlatı üst başlığını taşır.  

2.
Bir kitabevini gezerken "Akşamüstü Yine Hüzün" benim için önce kapağıyla öbür kitapların arasından sıyrıldı: Yıllar öncesinde kalmış bir fotoğraf makinesi.

(Tuğrul Çakar'ın sığınağına girdiğimde bu makine karşılayacaktı beni. Güneydoğu'da olduğu yıllarda, Urfa'da bir fotoğrafçıdan aldığını öğrenecektim Tuğrul Çakar'ın bu makineyi. Fotoğrafçı, uzun yıllar kullandıktan sonra bir köşede unutuvermiş onu. Artık böylesi fotoğraf makineleri ömürlerini tamamlamıştır.) 

Ardından yazarın adı. Hem fotoğraflarıyla, hem de En Uzaktaki Gri 'yle tanıdığım bir ad: Tuğrul Çakar 

Bir yaz öğleden sonrasında kızımla birlikte Tuğrul Çakar'a konuk olduğumuzda, birkaç saatlik bir söyleşinin sınırları içinde de olsa onu tanımanın beynimi, yüreğimi varsıllaştırdığını duyacaktım.

14 yaşımdan bu yana, "kendime ait bir odam" hep oldu. Ben hep bu "kendine ait odayı" çok sevdim. En çok bu odalarda okuyabildim, yazabildim, kendimi buldum. 

Tuğrul Çakar'ın da böyle bir sığınağı vardı, çok güzel bir sığınağı. Tuğrul Çakar oturduğu masada kahvesini yudumlayacak ve onaylayacaktı beni:

"Evet, güzel... Bu katı kiraladım. Burada yalnız kalırım ben. Fotoğraf çalışır, sergi hazırlayabilirim. Denemeler yapabilirim. Yazı yazabilirim. Müzik dinleyebilirim. Burası böyle bir sığınak. Sığınak evet, çünkü çok bomba yağıyor. Örneğin mavi otobüse bindiğimde bütün sinirlerim bozulur, burada düzelir. Kaçış yeri... O yüzden de burada başka kimse çalışmaz. Burası bana ait bir yer, bir kabuk. İçine girerim. Arada kabuğu kırarım, insanlara bir şey atarım. Bakın, ben bunu yaptım, derim."

Sözü ben sürdürüyorum: "Kimi zaman öyküler, kimi zaman fotoğraflar…"
Müthiş güzel bir şey yazmak. Fotoğraf kadar güzel. Tabii ikisini yan yana koymak mümkün değil. Ben fotoğraflarımın altına ad bile koymam. Kimileri fotoğraflarının altına yazarlar" Akşamüstü hüznü" gibi. Yalan, öyle bir şey olmaz. Fotoğraf tek başına güzel, tek başına konuşabilmelidir. Siz yaptığınız görüntünün altına bir ad uydurup başka insanların düşünce biçimlerini etkilememelisiniz. Orada özgür olması gerekir insanların.  

Sanatçının götürmek istediği yerlerden farklı yerlere gidebilir kişi. Asıl vermek istediğiniz, vurguladığınız...
Burada çeliştik. Fotoğrafı yapıp astığım zaman kendimi düşünüyorum. Filan insanlar ne düşündü, ne algıladılar, benim vermek istediklerimi ne derece alabildiler gibi çetele tutmam. Diyelim ki serginizi yüz kişi izledi, bu yüz değişik düşünce demektir. Benim yaptığım o düşünceleri kazanmak falan değil. Onları ben kendim için yapıyorum herhalde. Bir anlamda yazı da öyle. Fotoğraf doğru söylemez, kesinlikle yalan söyler. Benim söylediğim bir yalanın eşdeğeri bir yalanı düşünmemiş olabilirler.


Anlar geçici olduğu için mi fotoğraf yalan söyler?

Doğruyu birebir getirmeyen bir görüntü fotoğraf. Robert Capa’ya ait o ünlü savaş fotoğrafını bilirsiniz: elleri havada kurşun yiyen, toprağa düşmek üzere bir asker. Örneğin o en iyi savaş fotoğrafı seçilmiştir. Siz o fotoğrafta savaşın bütün vahşetini görürsünüz aslında, o askerin çırpınışı, son anı, toprağa düşmeden önceki o görüntüsü, size savaşın vahşetini anlatabilir. O bir insan tarafından kurşunlanmıştır, ama o insan fotoğrafta yoktur. Ve o fotoğraf o insanın, o askeri öldüren başka bir askerin, o akşam yatarken belki ağladığını söylemez. O yüzden tam doğruyu yansıtmıyordur.
Doğru söylediğine inanmıyorum fotoğrafın. Fotoğraf temelinde doğal olana müdahaledir. Neden? Çekerken bile bir kesit seçersiniz. Bir portre seçtiğinizde hemen o portrenin yanı başındaki bir başka insan o fotoğrafta yoktur aslında ama gerçekte vardır. Geniş açılı bir objektifle baksanız aynı alana başka bir insan da girer. Dolayısıyla portresini çektiğiniz insan kendi insanlarından, yaşam çevresinden koparılmıştır, dolayısıyla müdahale edilmiştir aslında. Fotoğraf elbette yazı gibi doğru söylemez.   
Yazı fotoğrafa göre doğru mu söylüyor, diyorsunuz?
Bir anlamda doğru söylüyor. En azından dili iyi kullanıyorsanız, düşündüklerinizi doğru aksettirmiş olursunuz ama yazı olayları doğru söylüyor demiyorum. Yazanın düşünce biçimini doğru aktarıyor diyebilirim.

Doğrunun arkasından gitmek isteği sizi öyküye yöneltti, diyebilir miyiz?
Denebilir. Düşündüğüm için mi yaptım, bilmiyorum.

Doğru nedir?
Tabii, tabii. O noktaya iyi geldiniz. Doğru ne? Doğru aslında öğretilenlerse, şu yaptığımız her şey çok yanlış. Yazı yazmak, fotoğraf çekmek, belki kitap okumak bile öyle. Çünkü bunlar öğretilmiyor doğru olarak. Doğru kavramında başka şeyler var sanıyorum. Doğru yerine başka bir sözcük de bulabiliriz. Kaçabilecek yer, diyebiliriz.

Kendinizi bulabileceğiniz bir yer belki de.
Yanlışlarımızı sevebileceğimiz bir yer... Yanlışlarınızı sevebildiğiniz ölçüde kendinizle barışık olma şansınız var. Yaptığınız her şey herkes tarafından yanlış olarak adlandırılabilir, benim öyle olmuştur, iyi bir aile babası olamamışımdır, iyi bir koca olamamışımdır, iyi bir arkadaş. hayır, hiç olamamışımdır... Bütün bunlar herkes tarafından yanlış olarak değerlendirilir. Ama siz o yanlışları seviyorsanız ve savunabiliyorsanız...

Mutlu mu oluyoruz?
Ben böyle bir aldatmacanın varlığına inanıyorum da, mutluluk kavramına inanmıyorum. Çevremi gözlemlediğimde mutlu musun, diye soracak insan da bulamıyorum. O kavram benim için önemini yitirdi. Kadın erkek arasındaki sevgi kavramı da benim için değerini çok yitirmiş durumda.
Mutluluktan kastınız, gazetenizi, ekmeğinizi koltuğunuzun altına alıp ait olduğunuz yere, bir anlamda kendi kendinize hazırladığınız hapishaneye gitmekse, çözüm buysa, benim de böyle bir çözümüm var. Bunlarla yetinemiyorum belki. Birçok şey bana anlamsız gelebiliyor. Altı buçukta eve gitmek gibi... ne bileyim...

Arayış belki de.
Denebilir. İnsanların şu veya bu nedenle mutsuz olabilecekleri saatlerin içine girmelerini anlamıyorum. O yüzden de evlilikler, evler, işler hepsi bana biraz baskı unsuru gelmiştir. Tabii bütün bunların arkasından kocaman bir yalnızlık duygusu gelir.

Mutluluk yok diyorsunuz, ben de sizin gibi duyumsuyorum. Kadın erkek arasındaki sevgi konusunda söylediklerinize de katılıyorum. Ancak arkasından şunu da düşünüyorum, yaşıyorsunuz, o yaşadığınız zaman diliminde bir şeyleri onların yerine koymalısınız. Adına kendinle barışık olmak mı dersiniz... 
Ben öyle diyorum. En azından kendime saygımı yitirmemek adına böyle yapıyorum diyebilirim.
Çok yakınınızda iki insan düşünün. Karı koca diyelim. İkisi de arkadaşınız. Tanık oluyorsunuz ki biri öbürüne küfrediyor. Çok sık rastladığımız bir şeydir, ondan örnek verdim. Bir kez küfür edebilir insan başkasına. Her gün birbirine küfredip yine de yan yana, yine de evli, yine de karı koca görüntüsü veren iki insan nasıl mutluluktan, nasıl sevgiden, hatta nasıl insanlıktan bahsedebilir? Ne yaparsınız, işte kaçarsınız.
Zorunlu olmadıkça ben buradan pek çıkmıyorum. İnsanlarla ilişkilerim yok mu? Olmak zorunda olduğu için var. İş yapıyorum, okula gidiyorum, öğrencilere fotoğraf eğitimi veriyorum. Para kazanmam lazım çünkü. Sigara için para istiyorlar, rakı için, ayakkabı için... Tarzan gibi dağa çıkma şansı da yok. En azından kendi kendime barışık olacağım zamanlar yaratabiliyorsam kitap oluşabiliyor ya da fotoğraf. Varsın insanlar yorumlasın yorumlamasın, kutlasın kutlamasın... çok da önemli değil. Kendimi seviyorum böyle yapabildiğim için.

Neden "Akşamüstü Yine Hüzün"?
Ben akşamüstleri yazarım, yalnız kaldığımda. O saatlerde herkes bir amaçla bir yerlere gitmektedir. Akşamüstü birçok insan bir yere koşarken amaçlı amaçsız... buna o kadar inanmışım ki, insanların pek mutlu olmadıklarına, sevgi kavramının uydurma olduğuna...anlamsız gelen her şeyi yine yargılamak lazım. Nasıl olur? Yazıyla olabilir. Ya da bir gün insanlar sizi anlayabilsin diye, niçin böyle olduğunu anlayabilsin diye bir çözüm olabilir. Yazdıklarım beynimin boğuştuğu şeyler... 

Öykülerinizde doğaya dönmek isteyen bir insanla karşılaştım.
Evet, doğaya dönmek isteyen bir insan var, ama öyle bir şansı olan insan yok. Doğayı çok seviyorum. Saatlerce doğayla baş başa kalabilirim. O saatleri çok güzel sayabilirim. Belki doğadan uzaklaştığı için insanlar böyle.
Şu Filistin Sokak'ta gezin, leylaklar açıyor, kaç kişi dikkat ediyor? Ben ediyorum. Makinemi alıp gidip fotoğraflıyorum. Belki seneye göremem. Kaç kişi kafasını kaldırıp çiçeklerin açtığını görüyor, ağaçların hangi ayda çiçeklendiğine dikkat ediyor. Herkes asfalta bakıyor, düşmemek için ya da herkes arabalara bakıyor, ezilmemek için.

Doğada ne var diyelim o zaman?
Kaybettiğimiz, kaybetmekte olduğumuz her şey var.

İnsanlar büyük kentlerde kendilerini mi yitiriyorlar?
Topraktan doğduk biz. Toprağa basmayalı kaç ay oldu? Siz en son ne zaman toprağa bastınız? Ben üç aydır basmıyorum. Asfaltlarda, otomobil lastiklerinin üzerindeyiz, betonlarda... Basmıyoruz toprağa, bırakın dokunmayı.

3.
Sahi, ben toprağa basmayalı kaç ay oldu? Oysa çıplak ayaklar toprağı, çimeni, denizi... nasıl da sever! Belki de bir gün gelecek büyük kentlerden hepimiz kaçacağız.

Şimdi ise bize hiç sormadan akıp giden zamanın ardından Tuğrul Çakar'ı bir akşamüstü belki de yine hüzünle bırakıp büyük kentin kalabalığına, gürültüsüne karışacağız. Onun, o güzel sığınağında, kabuğunu kırarak bize yeni fotoğraflar, öyküler... atmasını bekleyeceğiz. 


Sevda Müjgan Yüksel
Damar Dergisi, Kasım 2000
Mobirise
Mobirise
Mobirise

© sevdamujganyuksel 2017  - Her hakkı saklıdır.